TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ:
HAŞİMİ OĞULLARI. BU BÜYÜK AİLE ÖZ BE ÖZ TÜRK AİLESİDİR.
HZ. MUHAMMED TÜRK KÜLTÜRÜNDENDİR. HZ. ALİ TÜRKTÜR VE BU KÜLTÜRDENDİR. PEYGAMBERİN BABASI, DEDESİ, AMCASI, TÜRK KÜLTÜRÜNÜN BİR PARÇASIDIR.
BATILILAR NASIL TÜRK KÜLTÜRÜNDEN OLANA TÜRK DEĞİLİLER DEMİŞLER İSE ORTADOĞULULAR DA AYNI ŞEKİLDE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ AĞIZLARINA ALMAK İSTEMEMİŞLERDİR.
YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİMİZ İSE HERKESİ TÜRK YAPIYOSUNUZ LAFINI İCAT EDEREK DOĞRUYU SAPTIRMAK NOKTASINDA DÜŞMANLARDAN FARKLARI KALMAMIŞTIR.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK,
Türk Tarih Kurumu’nun 1932 yılındaki kurultayında heyet üyelerine “İyice araştırırsanız PEYGAMBERİMİZİN TÜRK olduğunu İSPAT EDEBİLİRSİNİZ.” diyordu.
Araştırmacı yazar Muharrem Kılıç, Atatürk’ün bu sözünün izine düşmüş ve Toplumsal Çözüm Yayınları arasından çıkan “Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed” adlı kitabında konuyu etraflıca incelemiştir.
Sözde dindarlık adına Türk düşmanlığı yapan yobazların bunları iyice öğrenmesinde yarar vardır.
HZ. MUHAMMET’İN SOYU
Hz. Muhammet Mekke’nin Haşimioğulları sülalesinden gelmektedir. Haşimiler İslamiyetten önce Kabe’nin muhafızlığını yapan sülaledir. Hz. Muhammet’in dedesi Abdülmuttalip’in babası Haşim bin Abdimenaf da bir Kabe muhafızıdır.
SÜMER TÜRK’Ü HZ. İBRAHİM
Tarih öncesi çağlardan beri kutsal sayılan Kabe bir Sümer din adamı olan Hz. İbrahim tarafından onarılmış hatta bazı kaynaklara göre inşa edilmiştir. Hz. İbrahim sonrası Kabe’yi koruma görevi de hep İbrahim soylu sülalelere verilmiştir.
KABE MUHAFIZLIĞI ÇEKİŞMESİ
Cahiliye döneminin Arap dünyasında Kabe, hem dini hem de ticari açıdan fevkalade önem taşıyordu. Mekke’nin iki büyük sülalesi de bu fevkalade önem arz eden yapıya muhafız olmak ve onun nimetlerinden nasiplenmek için kıyasıya mücadele ediyordu. Haşimiler ve Umeyye oğulları yani Emeviler... Ancak iki grup arasında önemli bir fark vardı. Haşimiler Kabe’nin ilahi yönüyle ilgiliyken Emeviler Kabe’nin getirilerinden faydalanmanın peşindeydi. Emevilerin Kabe’nin muhafızlığına talip olması üzerine bir hakem heyeti tayin edilerek Haşim bin Abdimenaf ile Emevilerin reisi Ümeyye bin Abdişems arasında bir “şeref müsabakası” tertip edilir. Seçilen hakem heyeti bu müsabakada Haşim’i üstün ilan ederek Umeyye bin Abdişems’in tazminat ödeyip Mekke’den uzaklaştırılmasına karar verir. Umeyye bin Abdişems de bunun üzerine Mekke’yi terk eder ve daha sonraki yıllarda Emevi hanedanının temellerinin atılacağı Şam’a yerleşir.
Bir hakem olayıyla başlayan Haşimi-Emevi yani Türk-Arap düşmanlığı yaklaşık 150 yıl sonra bir başka hakem olayıyla iyice alevlenecektir. Hakem kararıyla şeref müsabakasını kaybeden Umeyye bin Abdişems’in intikamını, Haşimioğlu Hz. Ali’den halifeliği hakem kararıyla ele geçiren Muaviye alacaktır. Hz. Muhammet’in torunu Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği de Yezit tarafından reddedilmiştir. Bugünkü Suud sülalesi de Muaviye soyundan gelmektedir.
ARAP-I MÜSTAĞRİBE
Arap kaynaklarında Hz. Muhammet ve ailesine “Arap-ı Müstağribe” yani sonradan Araplaşmış denilmektedir. Yine Hz. Muhammet bir başka hadisinde “Arap benden ama ben Arap’tan değilim.” demektedir.
Başka bir nakilde de şu anlatılmaktadır: “Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm.” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed, Arapça konuş.” dediler. Yüce Peygamber “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in diliyle konuşuyorum.” diye yanıt verdi.
KAŞGARLI MAHMUT
Kaşgarlı Mahmut, Divanu Lügattit Türk adlı eserinde Hz. Muhammet'in şu hadisini aktarmaktadır:
"Ey Araplar! Türk Dili'ni öğreniniz çünkü Türklerin Araplar üzerinde çok uzun sürecek bir hakimiyetleri vardır."
HZ. MUHAMMET’İN AMCASI EBU TALİP’İN KASİDESİ
Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip’in yanına gelmişler ve ona ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Hz. Muhammet’in amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
“Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor
Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler
Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz
İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk edeceğiz
Ne de buralardan Türk yurtlarına gideceğiz.”
Ebu Talip’in bu şiirinde Türk sözcüğünün yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” boyundan söz etmesi oldukça önemlidir. Araplar Hz. Muhammet’in yalnızca milliyetini değil soyunu sopunu da çok iyi bilmektedir.
HZ. MUHAMMET’İ MEDİNE’YE DAVET EDEN TÜRKLER
Hz. Muhammet’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri de Sümer asıllı idiler. Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. Akabe biatında “Muhammed bizdendir.” demişlerdi ve Hz. Muhammet’ten “Kanınız kanımdır.” yanıtını almışlardı.
HAŞİMİLERİN YARDIMCISI SUREYCİLER
Haşimilerin bu muhafızlık görevinde en önemli yardımcıları, yine kendileri gibi Hz. İbrahim’in soyundan gelen bir başka kabile olan Sureyc oğulları idi. Savaş sanatlarında, demircilikte ve özellikle de kılıç yapımında usta olan bu insanlar, Emeviler’in en fazla çekindiği, diş geçiremediği gruptu. Sureyciler, Hz. İbrahim’in yine Türk olan Kantura adlı karısından türemişlerdir. Hz. Muhammet’in de Kantura oğulları ile ilgili şöyle bir hadisi de mevcuttur: “Kantura oğullarına ilişmeyiniz. Mürüvvet, nimet ve saltanat onların olacaktır.”
OSMAN BİN TALHA’NIN KILICINDAKİ TÜRK DAMGASI
11 Ocak 630’da Hz. Muhammet Mekke’yi fethetmiş, sıra Kabe’nin putlardan temizlenmesine gelmiştir. Müslümanlar ve sahabe Kabe’nin önünde bu tarihi ana şahit olmak üzere toplanmışlardır. Ancak Kabe’nin kapısı kilitlidir ve anahtarı Osman bin Talha’dadır. Kabe muhafızlığı yapan Osman bin Talha da Süreyc kabilesindendir. Osman bin Talha’nın kılıcı bugün Topkapı Müzesi’nde Kutsal Emanetler Dairesi’nde Hz. Osman’ın kılıcı olarak sergilenmektedir. Kılıcın üzerindeki Türk damgası ise gayet açık biçimde görülebilmektedir. Kılıç, Kabe muhafızı Osman bin Talha’dan halife Osman’a geçip Emevileri takiben Abbasi iktidarında Hoca Ahmet Yesevî’ye emanet edilmiştir. Daha sonra da Şeyh Edebali’ye gelmiş ve Osman Gazi’ye teslim edilmiştir.
MEVALİ-HÜR MÜSLÜMAN AYRIMI
Emeviler, Arap Müslümanları “hür” Arap olmayan Müslümanları ise “mevali” yani kast sisteminde köleden de aşağı olan parya olarak nitelendirmiştir. Emeviler, kendi kontrollerindeki İslam devletinde mevali olarak niteledikleri Arap olmayan Müslümanların görev almalarını engellemiş ve hatta imamlık dahi yapmalarına yasak getirmişlerdir.
ARAP EMEVİLERİN KATLETTİĞİ TÜRK SAHABELER
Hz. Muhammet’in dört gözde sahabesi Hz. Ali, Selman, Mikdat ve Ebu Zer’dir. Bunların hiçbiri Arap değildir ve hepsi Emevilerce katledilmiştir.
ANITKABİR’DE AĞLAYAN ÜRDÜN KRALI
Türk soyundan geldiğinin bilincinde olan Haşimoğulları sülalesinden Ürdün Kralı II. Abdullah, Anıtkabir ziyareti sırasında gözyaşlarını tutamayarak ağlamıştı.
İzlemek için tıklayınız: http://www.youtube.com/watch?v=9MkMaxqMjsk
Y-DNA ÜZERİNDEN GEN ANALİZİ
Peygamber soyuna dayanan yazılı soyağacı bulunan Haşimoğulları sülalesinden Ürdün kraliyet ailesinden adı saklı tutulan fakat II. Abdullah olduğunu tahmin ettiğimiz kişinin DNA'ları incelenerek test sonucu J1c3d haplogrubu (L147.1 pozitif) olarak belirlenmiştir. J1 haplogrubu Sümer Türklerine ait bir genetik özelliktir.
HZ. MUHAMMET’İN CENAZE TÖRENİNE 17 KİŞİ KATILDI
Hz. Muhammet öldüğünde cenazesi gömülmeden üç gün bekletilmiş ve cenaze henüz ortadayken Halifelik çekişmesi başlamıştır. Arap Emevilerin desteklediği Ebubekir’in halife seçilmesiyle yalnızca 17 kişinin katılımıyla cenaze namazı kılınan Hz. Muhammet, öldüğü odaya ölümünden üç gün sonraki geceyarısında gömülmüştür.
KURAN-I KERİM’DE HALİFELİK KURUMU YOKTUR
Halifelik devlet başkanlığıdır ve Kuran’da dini anlamda böyle bir kurum yoktur. Osmanlı’nın askeri açıdan en güçlü olduğu dönemlerde bile yeryüzünde bütün Müslümanların lideri olduğunu iddia eden birden çok Halife olmuştur.
HALİFELİK EMEVİLERDE
Umeyye oğullarının akrabası Ebubekir’den sonra devlet başkanlığı (Halifelik) yine Arap Emevilerden Ömer ve Osman bin Affan’a geçmiştir. Hz. Muhammet gibi Türk soylu Haşimoğullarından Ali’nin Halifeliğe gelmesi Arapları hiç mutlu etmemiş ve neticede Muaviye ile egemenlik yeniden Türk olan Haşimi oğullarından Arap olan Umeyye oğullarına (Emevilere) geçmiştir.
MESELE SÜNNİ-ALEVİ MESELESİ DEĞİL TÜRK-ARAP ÇEKİŞMESİDİR
Gerek Hz. Muhammet gerekse Hz. Ali döneminde Sünnilik-Alevilik gibi kavramlar yoktur. Müslümanlık bölünmemiştir. Tarihsel olaylar ve özellikle de Yavuz Sultan Selim’in Arap Emevi zihniyetiyle tavır alması bugünkü Sünni-Alevi ayrışmasını doğurmuştur. İşin kökündeki asıl mesele ise Türk-Arap çekişmesidir.
ARAPLARIN TÜRK DÜŞMANLIĞININ TARİHİ KÖKLERİ
Yukarıda anlattığımız üzere Haşimi-Emevi çekişmesi Arapların Türk düşmanlığının kökünü oluştururken bir başka neden ise Cengiz Han ve Hülagü Han dönemlerinde Türklerin Araplardan aldığı intikamdır. Arapların Orta Asya istilası Türklerin kendi aralarındaki egemenlik çekişmesi dönemine denk gelmiş ve Araplar tarafından Orta Asya’da büyük bir Türk katliamı yapılmıştır. Daha sonra Göktürk soyundan gelen Cengiz Han’ın Moğolları da egemenliği altına alarak kurduğu Cengiz İmparatorluğu döneminde ve onun devamı olan Hülagü Han’ın liderliğinde Araplara iki kez büyük saldırı düzenlenmiş ve çeşitli kaynaklara göre 1-1,5 milyon Arap kılıçtan geçirilmiştir.
ATATÜRK’ÜN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NI KURMASININ EN ÖNEMLİ NEDENİ
Bu tarihsel süreç içinde Alevi-Hanefi olarak mezhepleşen Müslüman Türklerin İslam algılarının tek potada birleştirilmesi
ni sağlamak Atatürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmasındaki en önemli amacı olmuştur.
ATASEN.
https://m.facebook.com/turkhars/about/?_rdr https://turkhars.blogspot.com.tr/?m=1
4 Eylül 2019 Çarşamba
İngiliz Ajanı Mustafa Sağir
Resmini gördüğünüz kişi, 24 Mayıs 1921 tarihinde, Ankara Karaoğlan Meydanı’nda (bugünkü Ulus) idam edilen İngiliz casusu Mustafa Sagir’dir.
Mustafa Sagir, işgal ve milli mücadele yıllarında, önce İstanbul’a gelmiş ve kendisini Hint müslümanlarının temsilcisi olarak tanıtmış bir kişidir. İstanbul günlerinde; milli mücadelecilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, fakir ve düşkünlere çeşitli yardımlarda bulunmuş, hatta güven kazanmak adına, kaldığı binanın girişine, “uhuvvet-i islam cemiyeti” diye bir yazı dahi asmıştır.
Kurduğu tiyatronun daha da güzel sahnelenmesi için, İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından düzmece bir planla 18 gün hapise atılmış, bu sayede mağduru oynayarak, millici çevrelerin güvenini daha fazla kazanmıştır.
İstanbul’dan sonra Ankara’ya geçmiş, hatta Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, Hint Müslümanlarının topladığı 3 milyon altını, en kısa zamanda Ankara Hükümeti’ne ulaştıracağının haberini vermiştir.
Ankara günlerinde Mehmet Akif Ersoy’un evinde kalmış ve tüm görüşmelerini ve mektuplaşmalarını burada yapmıştır. Eski bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Mehmet Akif, Mustafa Sagir konuşmalarından şüphelenip, mektuplarındaki satır aralarının fazla geniş olmasınada dikkat edince, konuyu istihbarat birimlerini iletmiştir.
Ele geçirilen mektupları özel ilaçlı bir su ile inceleyen kimyager Avni Refik Bey, satır aralarına gizli mürekkep ile yazılmış şifreli yazıları ortaya çıkarır. Mustafa Sagir’in casusluğu gün yüzüne çıkmıştır. Kendisi de reddetmez. Şehzadeler arasında Milli Mücadeleye desteği olanları, gizli şekilde Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti’ne yardımda bulunanları İngilizlere bildirdiğini, ve hatta imkanını bulunca Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenleyeceğini itiraf eder.
Yargılandıktan sonra, idam sehpasında dahi İngiltere’ye ve majestelerine bağlı kaldığını söyledikten sonra, idamı gerçekleştirilir.
Bundan 100 yıl önce, veya daha da eskiye gidersek, ya da günümüze dönersek karşılaştığımız sorun aynı değil mi?
Milletimizi en hassas yerinden, din üzerinden yönlendirmeye çalışanlar yok mu? Dün temiz bir müslüman rolünde yanaşır, bugün bir cemaat şeyhi hoca olarak.
Bu yüzden bizi bekleyen önemli bir görev, her Müslümanım diyeni Müslüman, her hocayım diyeni de mürşid bellememektir. Çünkü dinimize en çok zararı, yine dinimizi sahiplenen-çıkarlarına göre kullananlar vermiştir.
Mustafa Sagir, işgal ve milli mücadele yıllarında, önce İstanbul’a gelmiş ve kendisini Hint müslümanlarının temsilcisi olarak tanıtmış bir kişidir. İstanbul günlerinde; milli mücadelecilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, fakir ve düşkünlere çeşitli yardımlarda bulunmuş, hatta güven kazanmak adına, kaldığı binanın girişine, “uhuvvet-i islam cemiyeti” diye bir yazı dahi asmıştır.
Kurduğu tiyatronun daha da güzel sahnelenmesi için, İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından düzmece bir planla 18 gün hapise atılmış, bu sayede mağduru oynayarak, millici çevrelerin güvenini daha fazla kazanmıştır.
İstanbul’dan sonra Ankara’ya geçmiş, hatta Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, Hint Müslümanlarının topladığı 3 milyon altını, en kısa zamanda Ankara Hükümeti’ne ulaştıracağının haberini vermiştir.
Ankara günlerinde Mehmet Akif Ersoy’un evinde kalmış ve tüm görüşmelerini ve mektuplaşmalarını burada yapmıştır. Eski bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Mehmet Akif, Mustafa Sagir konuşmalarından şüphelenip, mektuplarındaki satır aralarının fazla geniş olmasınada dikkat edince, konuyu istihbarat birimlerini iletmiştir.
Ele geçirilen mektupları özel ilaçlı bir su ile inceleyen kimyager Avni Refik Bey, satır aralarına gizli mürekkep ile yazılmış şifreli yazıları ortaya çıkarır. Mustafa Sagir’in casusluğu gün yüzüne çıkmıştır. Kendisi de reddetmez. Şehzadeler arasında Milli Mücadeleye desteği olanları, gizli şekilde Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti’ne yardımda bulunanları İngilizlere bildirdiğini, ve hatta imkanını bulunca Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenleyeceğini itiraf eder.
Yargılandıktan sonra, idam sehpasında dahi İngiltere’ye ve majestelerine bağlı kaldığını söyledikten sonra, idamı gerçekleştirilir.
Bundan 100 yıl önce, veya daha da eskiye gidersek, ya da günümüze dönersek karşılaştığımız sorun aynı değil mi?
Milletimizi en hassas yerinden, din üzerinden yönlendirmeye çalışanlar yok mu? Dün temiz bir müslüman rolünde yanaşır, bugün bir cemaat şeyhi hoca olarak.
Bu yüzden bizi bekleyen önemli bir görev, her Müslümanım diyeni Müslüman, her hocayım diyeni de mürşid bellememektir. Çünkü dinimize en çok zararı, yine dinimizi sahiplenen-çıkarlarına göre kullananlar vermiştir.
Kozmografya: Prof. Dr.Ali Yar
TÜRK MİLLETİ 1940'LARDAN
İTİBAREN %99 LUK BİR DİLİMDE
OKUMAYI SEVMEYEN BİR MİLLET
HALİNE GELDİ HELEKİ YAZI BİRAZ UZUNSA..!
AMA BİLİYORUM Kİ HÂLÂ %1 BİLE OLSA
ŞİMDİ PAYLAŞACAĞIM YAZIYI BİR SOLUKTA
OKUYUP BELKİ İLK DEFA BİLGİ SAHİBİ
OLACAK OLAN BÜYÜKLERİM KÜÇÜKLERİM
ARKADAŞLARIM YAŞITLARIM VAR....😊
Yıl 1929..
Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya..
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Atatürk’ün isteği ile yazıldı.
Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?
Hikayesi ise inanılmaz....
“Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır
çaba sarf ediyordum.
Sonunda bir sahafta buldum.
Adı Kozmografya.
Türkiye’deki ilk astronomi kitabı.
İlk baskısı 1929’da yapıldı.
Benim bulduğum ise 1933 baskısı.
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Bu kitap yazılmadan 8 sene önce
Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece
48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor;
savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet
inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar
temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için
öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.
O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu
ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu.
Astronomi nedir, kimse bilmiyordu.
Ama bir kişi bunun önemini biliyordu.
Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının.
Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle
Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır.
Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu.
1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu
ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.
Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani
yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder.
Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.
Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi?
Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir.
Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır.
Kozmografya kitabını görür.
Şu an bende olan kitabı…
Alır inceler.
İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını
görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur?
California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur.
Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.
Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu
Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan
ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır.
Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar.
İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır. İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi
böylesine bir yolcuğa çıkarıyor.
Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın
eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur.
Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?
Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı?
Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi…
İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği…
Atatürk yüzünü bilime dönmüştür.
İstikbal Göklerdedir demiştir.
Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.
Neden mi?
1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins
Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir.
Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?
Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara,
O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun…
En azından
“En Hakiki Mürşit İlim”
ve
“İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.” .
İTİBAREN %99 LUK BİR DİLİMDE
OKUMAYI SEVMEYEN BİR MİLLET
HALİNE GELDİ HELEKİ YAZI BİRAZ UZUNSA..!
AMA BİLİYORUM Kİ HÂLÂ %1 BİLE OLSA
ŞİMDİ PAYLAŞACAĞIM YAZIYI BİR SOLUKTA
OKUYUP BELKİ İLK DEFA BİLGİ SAHİBİ
OLACAK OLAN BÜYÜKLERİM KÜÇÜKLERİM
ARKADAŞLARIM YAŞITLARIM VAR....😊
Yıl 1929..
Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya..
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Atatürk’ün isteği ile yazıldı.
Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?
Hikayesi ise inanılmaz....
“Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır
çaba sarf ediyordum.
Sonunda bir sahafta buldum.
Adı Kozmografya.
Türkiye’deki ilk astronomi kitabı.
İlk baskısı 1929’da yapıldı.
Benim bulduğum ise 1933 baskısı.
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Bu kitap yazılmadan 8 sene önce
Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece
48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor;
savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet
inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar
temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için
öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.
O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu
ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu.
Astronomi nedir, kimse bilmiyordu.
Ama bir kişi bunun önemini biliyordu.
Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının.
Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle
Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır.
Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu.
1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu
ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.
Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani
yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder.
Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.
Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi?
Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir.
Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır.
Kozmografya kitabını görür.
Şu an bende olan kitabı…
Alır inceler.
İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını
görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur?
California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur.
Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.
Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu
Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan
ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır.
Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar.
İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır. İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi
böylesine bir yolcuğa çıkarıyor.
Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın
eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur.
Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?
Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı?
Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi…
İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği…
Atatürk yüzünü bilime dönmüştür.
İstikbal Göklerdedir demiştir.
Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.
Neden mi?
1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins
Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir.
Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?
Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara,
O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun…
En azından
“En Hakiki Mürşit İlim”
ve
“İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.” .
Eski Türkler
TANRININ TÜRKLERİ
"Ben Kazım Mirşan; Ulukem, Baykal Lena, Altay, Talas, Moğolistan, Başkurdistan, İskiteli, Val Camonica, Anadolu, İsviçre, Etrüsk, Yunanistan, Makedonya, Fransa, Portekiz, Pra Mısır ve İskandinavya yazıtlarını okumakla kalmadım,
Türklerin takvimlerini de ortaya çıkararak bolbolların tarihlerini de tespit ettim, elimden geldiğince erken Türk gramerini de yazdım.Batılı bilginlerin bütün iddialarının aksine bugün dünyada kullanılan alfabelerin hepsinin temeli Türkler tarafından 18 bin yıl öncelerinden beri geliştirilen tamgalara dayanıyor.
Türklerin alfabetik yazıyı geliştirdiği çağlardan daha geç çağlarda Sümerler, Hititler ve çok daha sonraları Çinliler tarafından geliştirilen hiyerogliflerden bir alfabetik yazı gelişmemiştir, çünkü bu çağlarda artık diller kendi karakterlerine kavuşmuş durumdaydı.
Türklerin Avrupa''daki ayak izleri Romanya''daki Attila hazinesi yazıtları, Proto-Bulgar yazıtları, Yunanistan''daki Attika yazıtları, Sırbistan''daki Vinça-Tartaria yazıtları, İtalya ve Avusturya''daki Etrüsk yazıtları, Fransa''daki Glozel yazıtları, Pra-Portekiz yazıtları, Başkurdistan yazıtları ve İskandinavya yazıtları ile ben Türklerin Avrupa''da bıraktıkları ayak izlerini tanıtmış bulunuyorum.
Yani bugünkü Avrupa medeniyetini kuranların yazı yazmasını bilen Türkler olduğu ispat edilmiş durumdadır.
Batı bilginlerinin en büyük hatası Türklerin aşağılanmasına vesile teşkil edecek şekilde, Kül Tigin anıtının M.S. 732''de ve Qanım Kağan yazıtının 734''de dikildiğini kabul etmiş olmalarıdır. Bizans tarihçisi Menander, Kül Tigin''in ölüm tarihini M.S. 575 olarak veriyor. Türük takvimine göre de aynı tarihi elde ediyoruz. Çinli kaynaklardaki tarihler Çin saltanat takvimine göre yazılmıştır.
Bizim bugün kabul ettiğimiz takvime göre değil.
El Taberi, ''Resuller ve Hükümdarlar Üzerine Bilgiler'' kitabında şöyle diyor: ''Ali bin Muhammed''in bildirdiğine göre, Kuteybe, Nizek ile bir anlaşma yaptıktan sonra M.S. 705 yılında Baykent''e doğru yola çıktı.''
Arapların M.S. 707''de Buhara''yı, M.S. 711-712''de Semerkant''ı küçük çapta ordular ile aldıkları da biliniyor."
Çin kaynakları Kül Tigin devrini anlatırken Kore denizinden Hazar denizine kadar uzanan coğrafyada Çin dışındaki bütün devletlerin Türk devletinin boyunduruğu altında bulunduğunu belirtiyor
Nasıl olur da böyle büyük bir hakandan, yani Çinlilerin Sse-kin dedikleri Kül Tigin''den Araplar''ın haberi olmaz ve nasıl olur da bu büyük Türk devleti Arapların, kendi coğrafyasının tam ortasında giriştikleri katliamlara göz yumar?
Ki Türük Bil hakanları hiçbir zaman katliamlara göz yummamıştır.
M.Ö. 517 yılında yazılan yazıtta ilk Türk tarihçisi Önre Bina Başı; ''Bütün Türk Hakanları''nın ülkesini gezdim ve buraya, Türk federasyonunun kuruluşunun 1000.yılını kutlamak üzere geldim'' diyor. Ben bunu okudum; tarih nereye gitti? M.Ö. 1517 yılına gitti.
Oysa bize, ''Sizin tarihiniz Orhun Abideleri ile ve M.S. 734''te başlar'' derler; doğru değil bunlar. Bilimsel olarak doğru değil."
9 Ekim 2
010
Kazım Mirşan
"Ben Kazım Mirşan; Ulukem, Baykal Lena, Altay, Talas, Moğolistan, Başkurdistan, İskiteli, Val Camonica, Anadolu, İsviçre, Etrüsk, Yunanistan, Makedonya, Fransa, Portekiz, Pra Mısır ve İskandinavya yazıtlarını okumakla kalmadım,
Türklerin takvimlerini de ortaya çıkararak bolbolların tarihlerini de tespit ettim, elimden geldiğince erken Türk gramerini de yazdım.Batılı bilginlerin bütün iddialarının aksine bugün dünyada kullanılan alfabelerin hepsinin temeli Türkler tarafından 18 bin yıl öncelerinden beri geliştirilen tamgalara dayanıyor.
Türklerin alfabetik yazıyı geliştirdiği çağlardan daha geç çağlarda Sümerler, Hititler ve çok daha sonraları Çinliler tarafından geliştirilen hiyerogliflerden bir alfabetik yazı gelişmemiştir, çünkü bu çağlarda artık diller kendi karakterlerine kavuşmuş durumdaydı.
Türklerin Avrupa''daki ayak izleri Romanya''daki Attila hazinesi yazıtları, Proto-Bulgar yazıtları, Yunanistan''daki Attika yazıtları, Sırbistan''daki Vinça-Tartaria yazıtları, İtalya ve Avusturya''daki Etrüsk yazıtları, Fransa''daki Glozel yazıtları, Pra-Portekiz yazıtları, Başkurdistan yazıtları ve İskandinavya yazıtları ile ben Türklerin Avrupa''da bıraktıkları ayak izlerini tanıtmış bulunuyorum.
Yani bugünkü Avrupa medeniyetini kuranların yazı yazmasını bilen Türkler olduğu ispat edilmiş durumdadır.
Batı bilginlerinin en büyük hatası Türklerin aşağılanmasına vesile teşkil edecek şekilde, Kül Tigin anıtının M.S. 732''de ve Qanım Kağan yazıtının 734''de dikildiğini kabul etmiş olmalarıdır. Bizans tarihçisi Menander, Kül Tigin''in ölüm tarihini M.S. 575 olarak veriyor. Türük takvimine göre de aynı tarihi elde ediyoruz. Çinli kaynaklardaki tarihler Çin saltanat takvimine göre yazılmıştır.
Bizim bugün kabul ettiğimiz takvime göre değil.
El Taberi, ''Resuller ve Hükümdarlar Üzerine Bilgiler'' kitabında şöyle diyor: ''Ali bin Muhammed''in bildirdiğine göre, Kuteybe, Nizek ile bir anlaşma yaptıktan sonra M.S. 705 yılında Baykent''e doğru yola çıktı.''
Arapların M.S. 707''de Buhara''yı, M.S. 711-712''de Semerkant''ı küçük çapta ordular ile aldıkları da biliniyor."
Çin kaynakları Kül Tigin devrini anlatırken Kore denizinden Hazar denizine kadar uzanan coğrafyada Çin dışındaki bütün devletlerin Türk devletinin boyunduruğu altında bulunduğunu belirtiyor
Nasıl olur da böyle büyük bir hakandan, yani Çinlilerin Sse-kin dedikleri Kül Tigin''den Araplar''ın haberi olmaz ve nasıl olur da bu büyük Türk devleti Arapların, kendi coğrafyasının tam ortasında giriştikleri katliamlara göz yumar?
Ki Türük Bil hakanları hiçbir zaman katliamlara göz yummamıştır.
M.Ö. 517 yılında yazılan yazıtta ilk Türk tarihçisi Önre Bina Başı; ''Bütün Türk Hakanları''nın ülkesini gezdim ve buraya, Türk federasyonunun kuruluşunun 1000.yılını kutlamak üzere geldim'' diyor. Ben bunu okudum; tarih nereye gitti? M.Ö. 1517 yılına gitti.
Oysa bize, ''Sizin tarihiniz Orhun Abideleri ile ve M.S. 734''te başlar'' derler; doğru değil bunlar. Bilimsel olarak doğru değil."
9 Ekim 2
010
Kazım Mirşan
Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
Yozgatlı Kemal Bey;
1919'da İtilaf Devletlerinin başı İngilizlerin ve bunlara çalışan yerli işbirlikçilerin tertiplediği uydurma bir mahkemeyle idam edilen ve Milli Mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasından sonra 1922'de de Milli Şehit yapılarak iade-i itibari verilen Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
"Sevgili vatandaşlarım!
Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet! Yavrularımın tahsil ve terbiyesine yardımcı olunmasını milletimden beklerim. Borcum var, servetim yok. Asil Türk milletine çocuklarımı da emanet ediyorum. Bu kahraman milletin kültüründen olanlar elbette çocuklarıma da bakacaklardır. Babam, Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir.
Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır."
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey.
1-TBMM’nin 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanunla Kemal Bey Millî Şehit ilan edildi.
1.1. Kemal Bey'in eşi Hatice Hanım ve çocuklarına vatanî hizmet tertibinden ömür boyu maaş bağlandı. Ermeniler tarafından terkedilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartman ve 1 ev tahsis edildi. (Belgeleri aşağıda)
Anlaşılacağı üzere Anadolu insanlık düşmanı devletlerin düşman tecavüzlerinden kurtulduktan sonra Yozgatlı vatanperver Kemal Bey'in çocuklarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk sahip çıkmıştır. Meclisten bu hususta yasa çıkartmıştır.
İlkokuldan üniversiteye kadar onca tarih dersi gör; ancak hiçbir şey bilme; sorulduğunda İstanbul'un ne zaman fethedildiğini veya ne zaman ve niçin tekrar işgal edildiğini akıl etme. Umumi tablo bu. Ancak bu ve bunun gibi pekçok şeyi sosyal medyadan araştırarak öğren. Bunların asıl öğrenilmesi gereken yerler burası olmamalı. İnsan üzülüyor.
https://www.facebook.com/Radyo66Yozgat/videos/2589011738934/
1919'da İtilaf Devletlerinin başı İngilizlerin ve bunlara çalışan yerli işbirlikçilerin tertiplediği uydurma bir mahkemeyle idam edilen ve Milli Mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasından sonra 1922'de de Milli Şehit yapılarak iade-i itibari verilen Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
"Sevgili vatandaşlarım!
Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet! Yavrularımın tahsil ve terbiyesine yardımcı olunmasını milletimden beklerim. Borcum var, servetim yok. Asil Türk milletine çocuklarımı da emanet ediyorum. Bu kahraman milletin kültüründen olanlar elbette çocuklarıma da bakacaklardır. Babam, Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir.
Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır."
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey.
1-TBMM’nin 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanunla Kemal Bey Millî Şehit ilan edildi.
1.1. Kemal Bey'in eşi Hatice Hanım ve çocuklarına vatanî hizmet tertibinden ömür boyu maaş bağlandı. Ermeniler tarafından terkedilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartman ve 1 ev tahsis edildi. (Belgeleri aşağıda)
Anlaşılacağı üzere Anadolu insanlık düşmanı devletlerin düşman tecavüzlerinden kurtulduktan sonra Yozgatlı vatanperver Kemal Bey'in çocuklarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk sahip çıkmıştır. Meclisten bu hususta yasa çıkartmıştır.
İlkokuldan üniversiteye kadar onca tarih dersi gör; ancak hiçbir şey bilme; sorulduğunda İstanbul'un ne zaman fethedildiğini veya ne zaman ve niçin tekrar işgal edildiğini akıl etme. Umumi tablo bu. Ancak bu ve bunun gibi pekçok şeyi sosyal medyadan araştırarak öğren. Bunların asıl öğrenilmesi gereken yerler burası olmamalı. İnsan üzülüyor.
https://www.facebook.com/Radyo66Yozgat/videos/2589011738934/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Bizler en az 10000 yıllık tarih, kültür ve dili olan Türk milletiyiz. Hz.Nuh evlâdı Yasefin oğlu olan Türkleriz yani Hz. Nuhun torunu olan T...
-
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Çok uzun ama, tarihe meraklı arkadaşlar ve herkes okumalı. Atatürk'ün 4 ciltlik tarih kitaplarında ne vardı; niye kaldırılmıştı? Kimi ...






