Güzel Türkçe, seni ne kadar üzüyoruz. İçim sızlıyor.
Dünyanın eski ve en zengin dillerinden biri olan Türkçe acaba hakettiği konumda mı, nasıl kullanılıyor? Biraz uzun; ama okunmaya değer...
Öncelikle siyasiler anadili acaba nasıl kullanmışlardı:
Süleyman Demirel :"...Hayatını kaybedenler için başsağlığı diliyorum", ancak burada bir terslik var. Başsağlığı ölenler için değil, kalanlar için yapılır.
Tansu Çiller bir mitinginde: "Samsunlular! Malazgirt kahramanlarının torunları..." demişti. Heralde Muş demek istemiş. Samsun Milli mücadelemizin başlangıç noktasıdır. Bir toplantıda partisinin simgesini kır at yerine: "...white horse.." demişti. Hazreti Davut Peygamberin bu konudaki görüşü önemliydi: "Kişi duygularında düşündüğü gibi söyler.", white horse...Yine bir bombalamadan sonra: "...Ölü kaybı olmamıştır." demişti. Ona göre kaybettiğimiz ölü yokmuş.
Işın Çelebi: "Türk toplumu siyasete olan inancını kaybettiği inancında değilim."demişti. Bunun yerine Türk toplumu siyasete inancını kaybetti dese daha iyi olmaz mıydı?
Ahmet Özal'dan bir alıntı yapalım: "Bu uçakları babam almıştır, devletin prestiji için; onu taşıyacak insanların emniyeti için .", birkaç uçak onu taşıyacak insanlar için birazcık ağır olmaz mı?
Azimet Köylüoğlu ise: "Buradaki amacımız Batı standardına Türkiye'deki terör olayını çekmek." Demek standart dışı bir terör var. Batı standardı terör olunca sorun olmuyor, bitiyormuş tedhiş.
Ya haberler nasıldı?
Bir spiker, illaki haber programlarını izlememizi istiyor: "Pazar günleri lütfen korktuğunuz başında olun.", oturmaz isek olmaz mı! Ya 3 saat sürerse.
Bir başka haber başlığı: "Katliamda ihmal var.", kesinlikle öyledir ihmali olmayan katliam şart.
Şu haber başlığına ne demeli :
"Vapurdan atlayan genç kız yalnızca x..tv'de.", doğru başlığı haber yapmak çok zor heralde. Kızcağız demek ki denizden çıkarılıp stüdyoya gelecek.
Ya televizyon abartılarına ne demeli?
Bir televizyon kanalında: "Siz de haber izlemek için doğru kanalı seçen çoğunluğun içindesiniz.", oysa hiç kimse çoğunluk olmak istemez.
Ya da moda bir kullanımdan sözedeyim: "İlerleyen dakikalarda bizimle birlikte olacak kendisi", neden 2 dakika veya 5 dakika sonra değil de ilerleyen dakikalarda. Bu dakikaların hiç geriye gittiğinini gören oldu mu?
Televizyon ekranının bir yüzü olan Reha Muhtar: "Reklam aramız var efendim, şimdi onu izleyelim." Reklamla reklam arası nasıl oluyor. Yani reklamlar program gibi olmuş arası da var, izlememizi istiyor.
Futbolcu Tanju Çolak yakınıyor: "Onların sözlerine kal edilmesi, benim sözlerime hiç yer verilmemesi..." Kal olmaz. Kâle almak olur. Biri şöhretli olmanın veya para sahibi olmanın "kültürlü olmak" olmadığını anlatsın. Eğitimin şart olduğunu göstermek gerekiyor.
Bir de vatandaş olarak duyduğumuz yanlışlardan bahsedersek: "Haftanın en güzel günlerinden biridir pazar ve cumartesi." Ortada iki gün var. Öyle ki hafta sonu gibi bir durum da söz konusu.
"Hep ellerime sarıldı, yüzlerimi öptü." Kaç yüzü var acaba? Ya ikiyüzlü ise?
Yıldız Kenter çok açık bir fotoğrafı yüzünden birden medyada geniş yer bulmuştu. Bu yaşta bir kadının vücudunun böyle güzel olamayacağına karar veren basın-yayın ve haberciler, tüm sorunlar bitmiş gibi bu konu üzerinde yoğunlaşmışlardı. Bu sorunu bir doktora kadar taşıdılar.
Doktora sordular :
Yıldız Kenter'in vücudunda estetik var mı?
Doktor : Hayır, Yıldız Kenter 'in vücudunda hiçbir estetik yok."
O fotoğrafın gerçeği yansıttığını, sanatçının estetik (güzel) bir vücudu olduğunu anlatmaya çalışıyor doktor.
Ancak haberciler Türkçe'yi bilmedikleri için soruyu estetik (güzel )yerine ameliyat şeklinde sormayı akıl edemiyorlardı. Haliyle doktor doğru söylemişti.
Rahmetli Müslüm Gürses konserinde polis arama yapıyor ve mikrofona şunları söylüyor : "İnsanların üzerinde aradığımız şey jilet, bira ve benzeri şeyler", benzeri şeyler derken bira ve jilet arasında nasıl bağ kuruluyor. Benzeri şeyler olarak siz de ekleyin bence; çünkü ortaya her şey çıkabilir.
Ya şuna ne demeli: "İsminden de anlayacağınız gibi "Eşkıya" filminde eşkıyayı oynayan, Şener Şen" İsminden bu mu anlaşılıyor. Konu "Eşkıya" filmi olunca izlemeyen için de izleyen için de Şener Şen hemen akla gelmeliymiş.
Tarkan, canım benim, inanın çok düzgün bir sanatçı. Çok seviyorum. Tarkan için de şunu dinleyelim :"İstanbul'a inerken uçağım, çok heyecanlandım, kalp atışlarımı sayamadım.", değerli üstadımız kalp atışlarını heyecanlı olmayınca sayıyormuş."
Ünlü Roman sanatçımız var ya Güllü. Bir gün ne olduysa Coşgun Sabah'a çok kızmış olacak ki mikrofonu ağzına dayadıklarında: "Ona tek söyleyeceğim var...", diye başlıyor söze. O tek kelime bitmiyor: "Hoşt köpek diyorum, başka kapıya. Benimle uğraşmasın." Tek kelime olmasaydı acaba ne olurdu?
Popçu Burak Kut :"Hepinizi, sizin beni sevdiğinizden ben sizi daha çok seviyorum" Cümleyi sağlıklı okuyan oldu mu? Ben anlamlı bir sonuç çıkaramadım. Güç bela; ancak şunu anladım : Hayranları onu seviyormuş. O da onları. Bu ifadeleri nasıl gemici düğümü yaptı hayret !
Bir tv haberi: "Defne Samyeli'yi önce güzellik yarışmasında tanıdık, sonra vazgeçilmez bir keyifle sunduğu sunuculuğuyla tanıdık." bir insan sunuculuğunu nasıl sunuyor acaba?
1938 yılından itibaren ülkemiz bir futbol ve manken cumhuriyetine dönmekte olduğunu görmek mi istiyorsunuz. Medyada gündem olan konulara ve kullanılan bozulmuş dile bakmak yeterli. Televizyon sunucusu: "Demin Erman konuşurken çok doğru bir yaraya parmak attı." Bir dil sürçmesi heralde diye düşünüyorum. Parmak bastıdan, parmak attıya gidiş. Heyhat!
Şu futbol haberine ne demeli :"Zenci olarak İngiliz Milli Takımı'nın kaptanlığını yapan ilk siyah futbolcu..." Siyahi bir futbolcu zenci olarak ilk kez... Siyahi... Zenci... Ben galiba havale geçiriyorum ateşsizinden...
"Ajax Takımı1-0'lık yenilgiden 2-0 öne geçti." Heralde maç bitmeden gol yemek geçmek yenilgi oluyor, gol atmak yengi...
Sıkı durun Mustafa Sandal yaşam felsefesini açıklıyor : "Kendini birtakım negativite itecek şeylerden uzak duruyorum.." Negativiteden cesaret alarak Sanatçımız yerine şöyle demeliyim ben de: Sanatcıtıvemiz Mustafa....
Kanallardan birinde güldürü dizileri yazan bir yazarla yeni kitabı hakkında söyleşi yapılıyor. Yazar kendi kitabı için: "Allah analı babalı büyütsün." diyor. Sunucu durur mu: "Babası sensin de anası kim?" Yazar hiç duraksamadan: "Anası halkımız" Sonra bir tövbe Estağfurullah demeyi unutmuyoruz... Namus ortada heralde yazara göre...
Aşağıda dilbilgisi ile aktarım vardır zor gelirse, atlayın isterseniz. Ama okumakta fayda var. Genelde yaygınlaşmış bir televizyon ve haber başlığı var: "Bayındırlık eski bakanlarından falanca filanca istifa etti..." Bu aynı şuna benziyor. Yoğurtlu patlıcan kızartması mı yoksa patlıcan yoğurtlu kızartması mı? Türkçe'de sözcükler arasındaki ilişkiler eklerle kurulur. İki sözcük arasındaki ilişki eksiz kurulmuş ise araya başka sözcük girmez. Belirtisiz nesne ve yüklem böyle olur.
Balkonda kitap okudu. Burada belirtisiz nesne olan kitap ile yüklem arasına balkonda sözcüğü giremez.
Belirtisiz ad tamlaması da böyledir. bahçenin kapısı belirtili ad tamlaması iken bahçe kapısı belirtisiz ad tamlamasıdır. Belirtisiz olan tanmlamaların arasına ek ve sözcük girmez. Keza Bayındırlık Bakanı, İstanbul Valisi, Karşıyaka Kaymakamı belirtisiz ad tamlaması olduğu için araya eski, yeni sıfat vs. sözcük giremez. Tıpkı makine mühendisi gibi sizce Yüksek makine mühendisi mi kulağa hoş ve doğru geliyor yoksa Makine Yüksek Mühendisi mi? Bence ilki. Bilimsel olarak da ilki. Başka bir örnek verirsek : Eski bahçe kapısı dendiğinde eski olan bahçedir. Eski bahçenin kapısı dendiğinde ise eski olan kapıdır. Yani eski İstanbul Valisi dendiğinde zaten eski olanın vali olduğu anlaşılır. Sonuç olarak İstanbul'un eski valisi doğrudur; ancak İstanbul eski valisi yanlıştır. Eski Belediye Başkanı doğrudur; ancak Belediye eski Başkanı yanlıştır.
Her geçen gün şehirlerimizin görüntüsünü bozan yüksek bina ve gökdelenlerin yanında beton yığınları halinde duran inşaat alanlarından geçerken şu yazıyı görmüşsünüzdür: "İzinsiz inşaata girilmez." İzinsiz inşaat mı? Belediye nasıl izinsiz inşaatlara izin veriyor. Yoksa inşaata izinsiz girilmez mi demek istiyor? Bilen olursa cevap yazsın.
Bazen mahkemelere gelen dosyaların iddianamelerinde suç maddesi yazar: "Alkollü araç kullanmak," İnsan alkollü olur ama araç da oluyor demek ki potansiyel suç makinası.
Bir otobüsün ön camında yazıyordu: "Uykusuz yola çıkılmaz. ", yolun uykusuz olması...Türkçede sıfatlar heralde nesnelerin önünde gitmeyi alışkanlık etmiş, yükleme yaklaşmayı düşünemiyoruz... Yola uykusuz çıkılmasaydı iyiydi...
Bu da bir milletvekilinin sözü: "En doğal vatandaşın hakkını koruyamıyorlar." Bildiğim kadarıyla en doğal halk değil ama hak olabilir. Önce Vatandaşı düşünüp cümleyi: "Vatandaşın en doğal hakkını..." olsaydı iyi olmaz mıydı?
Bir sanatçımız: "Allah'tan herkese Cem Özer gibi arkadaşlar tavsiye ederim."diyor. Allah'ın bu tümcede ne işi var? Haşa! Tavsiye ediyor sanatçı Hakka. Estafurullah...
Bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı : "Sınıfa gelen müfettiş, Türkçe dersine girdi. Ders benimdi. Konumuz harflerden şapka kullanımı idi. Müfettiş: 'Hocam artık şapka kalktı seslerden', dedi. Kâr sözcüğü yazılıydı tahtada; Ben de sözcüğü devam ettirdim : 'Karınızı bana verir misiniz? ', tam bir sessizlik... yaşandı..."
Ya sınavlar... Öğrenciler bizim canımız, kıyamam, a' dan z'ye girmedikleri ezberleme usulü sınavlar kalmadı. Sözgelimi şu meşhur ÖSS. Bütün haberlerde ve bildirimlerde: "ÖSS sınavı yapıldı, ÖSS sınavına az kaldı..."denir. Oysaki ÖSS'nin açılımı zaten Öğrenci Seçme Sınavı 'dır. Sınav çok stresli demek ki Öğrenci Seçme Sınavı'nın Sınavı yapılıyor...Demek ÖSS yeterli.
Ah! güzelim Türkçe, seni haketmiyoruz. Dünyanın en zengin ve en üretken dili nasıl kullanılıyor. Düşünmeden konuşuyor ve yazıyoruz.
Sonuç ortada.
Ayrıca bu konuda okuduğum değerli Türk dili yazarlarına minnettarım: Şiar Yalçın, Hakkı Devrim, Feyza Hepçilingirler...Burada yararlandığım Türkçe Off kitabını da şiddetle tavsiye ederim. Tavsiye şiddetle edilmez ama...
Bahri Efe!
Oğluma tavsiyeler...
https://m.facebook.com/turkhars/about/?_rdr https://turkhars.blogspot.com.tr/?m=1
14 Mart 2019 Perşembe
Hristiyan Birliği : Avrupa Birliği
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: "Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar...
Avrupa Parlamentosu, müzakerelerin askıya alınmasını öneren Türkiye raporunu çoğunlukla kabul etti. Raporda, müzakerelerin askıya alınması önerisi dışında, ilişkilerin “etkin bir ortaklık kapsamında yeniden tanımlanması” isteniyor.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak veya Ortadoğulaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Özellikle Batıyı kastederek net konuşuyordu : ..."Yabancıların nasihatleri ile tavsiyeleri ile yükselen tek Devlet yoktur, tarih böyle bir hadiseyi kaybetmemiştir.. "
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: " Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar. Okullarda bile Avrupa Birliği üyelik müzakere süreci işleniyor ,ama neden girelim, illa girelim de faydası ne zararı nedir irdeleyen kimse yok. Varsa yoksa girelim. 1960'lı yıllardan bu yana yapılan anlaşma ve tavizleri görünce insanın tansiyonları yükselip iniyor. Sözgelimi 1996 Gümrük Birliği Anlaşması ile Onlar Birlik, Biz Pazar olmuşuz.
Devletimizin; yaklaşık son 250 yıllık tarihi içinde en kötü anlaşmalarından ilki, Ingilizlerin baskısı ve ekonomik destek için imza etmek zorunda kaldığı 1838 Balta Limanı Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile dışalım vergisi yüzde 3 iken, dış satım vergisi yüzde 12 olmuş falan filan. Onlar bize bir şey satarken 3 lira verecek, yerli üretici ise 12 lira ödeyecektir. 4 katı fazla ödüyordu. Maddeler uzuyor, Uzadıkça ekonomimiz cari açık veriyordu.
Ikincisi ise 1973 Katma Protokolü ile temelleri atılan 1 Ocak 1996 günü imzalanan Gümrük Birliği Serbest Dolaşım Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile Onlar "birlik" oldu, Biz ise; "pazar" haline geldik. Onlar "dayatacak", Biz ise "eyvallah" diyeceğiz. Avrupa Bizden anlaşma gereği kaliteli mal üretip onlara ucuza satmamızı, Onların her malını kaliteli kabul edip, pahalı almanızı istemektedir. Kumaş gibi hafif sanayi malları satmamızı, ham bor madeni vermenizi istiyor. Ayrıca sanayisiz kalkınma modeli olan gezim yani turizm yapmamızı istiyor. Bizim ağır sanayi yapmamızı, makina yapmamıza karşı geliyor, intansif yani modern tarım ve hayvancılığa girmemizi istemiyor. Peki Biz ne yapalım !
Düşünsenize Avrupa; halkına, "Türkiye tehlikeli, sakın gitmeyin." diyor. Tırp ! Ne gelen var ne de giden. Bu anlaşma ile Batı ağır sanayiye Siz karışmayın, yani ülkemizin kalkınmasına fayda sağlayan her ne ise artık ' sakin üretmenin; ama bize kumaş falan verin, turizm iyi olsun, bor yollayın' diyor. Aramız açıldı, diyelim. Hafif sanayi tekstil gibi kumaş vermiyoruz, dedik. Batı gider, Asya'nın 50 ülkesinden alır, hem de daha ucuza da alır. Ticaret yaptığımızı düşünsünler diye böyle ucuz bir taktik yapıyorlar. Kısacası Avrupa bizi sadece kaynaklarımız için hem oyalayalım diyor. Alacağı falan yok. Bugün 500-600 bin nüfuslu Kıbrıs Federe Rum vilayetini (önceki anlaşmalara göre bir oluşuma girmek yasak iken, kanunsuzlar..) , 2004'te içine alan Avrupa Birliği'nin tek derdi Gümrük Birliği Anlaşması' nın fesih olmaması. Dertleri bu.
Zaten biz Millet olarak da girmek istemiyoruz. Ayrıca da boynuz kulağı geçti . Dedelerimız size mihnet etmeden Avrupa'ya kaç defa girmiş çıkmış; en son Devletimiz Osmanlı girmedi mi? Bugün 2004'te Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan Başbakanı, kökenlerinin Hun Türkleri' nden geldiğini söylemedi mi ? Ziya Gökalp "Biz o kadar ufak adamlar miyiz ki Avrupa'ya girmeye çalışıyoruz."demez mi?
Neden Avrupa'yı geçmiyoruz da gölge de duralım diyoruz? Bizim çok güçlü bir kültürümüz var, kadim bir tarihimiz var. Bilmem kaç bin yıllık bir köklü bir dilimiz var, ki yapılan araştırmalar Türkçe'nin hem bilim diline hem de bilgisayar diline en yatkın dil olduğunu söylüyor. Bunu herkes bilir.
Batı; insan haklarından bahseder, ama nerde düşen birini görse, ilk üstünden ezerek geçen yine Onlar olur.
Bugün Avrupa'nın ne parası var ne pulu kültür, ahlaki değerleri vardır. Avrupa, ortalama 350-1500 yılları arasında karanlığa gömülmüştü. Bu dönem Avrupası, Dünyanın dümdüz olduğunu, kilisenin kimin cennete gideceğini endülüjans ile belirlediğini, kimin cehenneme gideceğini afaroz ile, hangi toplumun da siccine yani cehennemin dibine gideceğini enterdi ile tescil ettigini; araştırma, bilim ve teknik adına hiçbir şeyin olmadığını, yapmaya çalışan bilim aydını insanların yakılarak öldürüldüğünü - Kopernik örneği vs. görmüş yüzyıllar evet yüzlerce yıl yaşadı. Avrupa buydu.
1300'lerden bilmem kaç yüzyıl farelerden oluşan veba ve pislikten(ters ilişki sonucu oluşan ne yazikki parantez içinde yazmak zorunda yazdım pislik diye çoğu anlayamaz) oluşan bel soğukluğu gibi bir illet hastalıkla kırılmıştı; Ülkemizde bel soğukluğu olarak bilinen Firenk- Firengi bir Avrupa hastalığıdır mesela. Bunları bilmeyen yok.
200-300 yıllık tarihleri vardır, bunda da hunharlıktan, harharlıktan, yamyamlıktan, hanharlıktan başka bir şey bulamazsınız. Biz Millet olarak herkesi severiz, Batı karşıtı falan da değiliz. Gerekli etkileşim de teknik bilgiyi almamız da elzem. Ama bunları da bilmemiz lazım.
Biz Onlardan dil, tarih ve kültür olarak çok ileriyiyiz. Ama her birileri nedense bunları kimsenin hiçbir gencin, yetişkinin öğrenmeni istemiyor. Özellikle gençleri Ingiliz, Amerikan, Batı, kendi eliyle yöntem farklı olabilir, kendi kültürüne özendirip milli kültürümüzü bilinçli olarak aşağılık duygusuna, ezik duygusuna itmëye sevk etme, yönlendirme derdinde. Bugün çok uzağa gitmeyin en yakınınızdaki birine bakın, liseyi bitirmiş, üniversite bitirmiş tarihinden, kültüründen habersiz yelkensiz ummanda sallanan bir gemi misali insanlar var. Allah' şükür onlardan, Avrupa'dan hiçbir eksiğimiz yok, aksine fazlamız var. O yüzden ne Amerika'nın Natosundan fayda var ne de Avrupa'nın Hıristiyan Birliginden.Bu örgütler ve Gümrük Birliği anlaşması, bu güne kadar ülkemizin yararına çalışmamışlardır;Bunları görmemiz ve degerlendirmemiz lazım. ÜlkemizIn kontrolünde olmayan oluşumlar Bize uzun soluklu nefes aldırmıyor.
Avrupa Parlamentosu, müzakerelerin askıya alınmasını öneren Türkiye raporunu çoğunlukla kabul etti. Raporda, müzakerelerin askıya alınması önerisi dışında, ilişkilerin “etkin bir ortaklık kapsamında yeniden tanımlanması” isteniyor.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak veya Ortadoğulaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Özellikle Batıyı kastederek net konuşuyordu : ..."Yabancıların nasihatleri ile tavsiyeleri ile yükselen tek Devlet yoktur, tarih böyle bir hadiseyi kaybetmemiştir.. "
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: " Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar. Okullarda bile Avrupa Birliği üyelik müzakere süreci işleniyor ,ama neden girelim, illa girelim de faydası ne zararı nedir irdeleyen kimse yok. Varsa yoksa girelim. 1960'lı yıllardan bu yana yapılan anlaşma ve tavizleri görünce insanın tansiyonları yükselip iniyor. Sözgelimi 1996 Gümrük Birliği Anlaşması ile Onlar Birlik, Biz Pazar olmuşuz.
Devletimizin; yaklaşık son 250 yıllık tarihi içinde en kötü anlaşmalarından ilki, Ingilizlerin baskısı ve ekonomik destek için imza etmek zorunda kaldığı 1838 Balta Limanı Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile dışalım vergisi yüzde 3 iken, dış satım vergisi yüzde 12 olmuş falan filan. Onlar bize bir şey satarken 3 lira verecek, yerli üretici ise 12 lira ödeyecektir. 4 katı fazla ödüyordu. Maddeler uzuyor, Uzadıkça ekonomimiz cari açık veriyordu.
Ikincisi ise 1973 Katma Protokolü ile temelleri atılan 1 Ocak 1996 günü imzalanan Gümrük Birliği Serbest Dolaşım Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile Onlar "birlik" oldu, Biz ise; "pazar" haline geldik. Onlar "dayatacak", Biz ise "eyvallah" diyeceğiz. Avrupa Bizden anlaşma gereği kaliteli mal üretip onlara ucuza satmamızı, Onların her malını kaliteli kabul edip, pahalı almanızı istemektedir. Kumaş gibi hafif sanayi malları satmamızı, ham bor madeni vermenizi istiyor. Ayrıca sanayisiz kalkınma modeli olan gezim yani turizm yapmamızı istiyor. Bizim ağır sanayi yapmamızı, makina yapmamıza karşı geliyor, intansif yani modern tarım ve hayvancılığa girmemizi istemiyor. Peki Biz ne yapalım !
Düşünsenize Avrupa; halkına, "Türkiye tehlikeli, sakın gitmeyin." diyor. Tırp ! Ne gelen var ne de giden. Bu anlaşma ile Batı ağır sanayiye Siz karışmayın, yani ülkemizin kalkınmasına fayda sağlayan her ne ise artık ' sakin üretmenin; ama bize kumaş falan verin, turizm iyi olsun, bor yollayın' diyor. Aramız açıldı, diyelim. Hafif sanayi tekstil gibi kumaş vermiyoruz, dedik. Batı gider, Asya'nın 50 ülkesinden alır, hem de daha ucuza da alır. Ticaret yaptığımızı düşünsünler diye böyle ucuz bir taktik yapıyorlar. Kısacası Avrupa bizi sadece kaynaklarımız için hem oyalayalım diyor. Alacağı falan yok. Bugün 500-600 bin nüfuslu Kıbrıs Federe Rum vilayetini (önceki anlaşmalara göre bir oluşuma girmek yasak iken, kanunsuzlar..) , 2004'te içine alan Avrupa Birliği'nin tek derdi Gümrük Birliği Anlaşması' nın fesih olmaması. Dertleri bu.
Zaten biz Millet olarak da girmek istemiyoruz. Ayrıca da boynuz kulağı geçti . Dedelerimız size mihnet etmeden Avrupa'ya kaç defa girmiş çıkmış; en son Devletimiz Osmanlı girmedi mi? Bugün 2004'te Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan Başbakanı, kökenlerinin Hun Türkleri' nden geldiğini söylemedi mi ? Ziya Gökalp "Biz o kadar ufak adamlar miyiz ki Avrupa'ya girmeye çalışıyoruz."demez mi?
Neden Avrupa'yı geçmiyoruz da gölge de duralım diyoruz? Bizim çok güçlü bir kültürümüz var, kadim bir tarihimiz var. Bilmem kaç bin yıllık bir köklü bir dilimiz var, ki yapılan araştırmalar Türkçe'nin hem bilim diline hem de bilgisayar diline en yatkın dil olduğunu söylüyor. Bunu herkes bilir.
Batı; insan haklarından bahseder, ama nerde düşen birini görse, ilk üstünden ezerek geçen yine Onlar olur.
Bugün Avrupa'nın ne parası var ne pulu kültür, ahlaki değerleri vardır. Avrupa, ortalama 350-1500 yılları arasında karanlığa gömülmüştü. Bu dönem Avrupası, Dünyanın dümdüz olduğunu, kilisenin kimin cennete gideceğini endülüjans ile belirlediğini, kimin cehenneme gideceğini afaroz ile, hangi toplumun da siccine yani cehennemin dibine gideceğini enterdi ile tescil ettigini; araştırma, bilim ve teknik adına hiçbir şeyin olmadığını, yapmaya çalışan bilim aydını insanların yakılarak öldürüldüğünü - Kopernik örneği vs. görmüş yüzyıllar evet yüzlerce yıl yaşadı. Avrupa buydu.
1300'lerden bilmem kaç yüzyıl farelerden oluşan veba ve pislikten(ters ilişki sonucu oluşan ne yazikki parantez içinde yazmak zorunda yazdım pislik diye çoğu anlayamaz) oluşan bel soğukluğu gibi bir illet hastalıkla kırılmıştı; Ülkemizde bel soğukluğu olarak bilinen Firenk- Firengi bir Avrupa hastalığıdır mesela. Bunları bilmeyen yok.
200-300 yıllık tarihleri vardır, bunda da hunharlıktan, harharlıktan, yamyamlıktan, hanharlıktan başka bir şey bulamazsınız. Biz Millet olarak herkesi severiz, Batı karşıtı falan da değiliz. Gerekli etkileşim de teknik bilgiyi almamız da elzem. Ama bunları da bilmemiz lazım.
Biz Onlardan dil, tarih ve kültür olarak çok ileriyiyiz. Ama her birileri nedense bunları kimsenin hiçbir gencin, yetişkinin öğrenmeni istemiyor. Özellikle gençleri Ingiliz, Amerikan, Batı, kendi eliyle yöntem farklı olabilir, kendi kültürüne özendirip milli kültürümüzü bilinçli olarak aşağılık duygusuna, ezik duygusuna itmëye sevk etme, yönlendirme derdinde. Bugün çok uzağa gitmeyin en yakınınızdaki birine bakın, liseyi bitirmiş, üniversite bitirmiş tarihinden, kültüründen habersiz yelkensiz ummanda sallanan bir gemi misali insanlar var. Allah' şükür onlardan, Avrupa'dan hiçbir eksiğimiz yok, aksine fazlamız var. O yüzden ne Amerika'nın Natosundan fayda var ne de Avrupa'nın Hıristiyan Birliginden.Bu örgütler ve Gümrük Birliği anlaşması, bu güne kadar ülkemizin yararına çalışmamışlardır;Bunları görmemiz ve degerlendirmemiz lazım. ÜlkemizIn kontrolünde olmayan oluşumlar Bize uzun soluklu nefes aldırmıyor.
12 Mart 2019 Salı
Kahraman Gerçek Türk Kültürü Almış Kadınlarımız
Domaniçli Habibe'den
Nezahat Hanım 'a
Şerife Bacı'dan
Gördesli Makbule'ye
Binbaşı Ayşe'den
Kuvacı Ayşe'ye...
Sizleri asla karşılaştıramam kimseyle...
Asla unutulmazsınız. Gerçek Türk kültürünün güzel insanları...
İnegöl'ün işgali sırasında oğlunun Yunan askerlere yol gösterdiğini öğrenince silahı beline takıp, oğlunu bulup alnının ortasından vuran Domaniçli Habibe kadına selam olsun...
Annesi veremden ölünce, 8 yaşında babası ile cephe cephe gezen, 12 yaşında on başı rütbesi alan; Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarında bilfiil savaşan Nezahat Hanıma selam olsun...
Aralık 1921'de cepheye mermi taşımak için civar köylerden mermi taşımak için İnegöl'e gelen ve kağnının kara saplanması nedeniyle sırtında bebeği ile donarak can veren Şerife Bacı'ya selam olsun...
İzmir'in işgali üzerine 19 yaşında eşi ile birlikte Kuvayi Milliye çetelerine katılıp 2 yıl dağlarda mücadele eden, 17 Mart 1922'de çatışma esnasında düşmana erkeklerden önce atıldığı esnada şehit düşen Gördesli Makbule'ye selam olsun.
22 yaşında altınlarını satıp mavzer, çizme ve elbise satın alarak İzmir'e geçen, 600 kişilik kafileyi düşmandan kaçırmayı başaran, İzmir'de bacağı kırılan, Pozantı'da sol kasığından yaralanan gazi binbaşı Ayşe'ye selam olsun.
23 yaşında silahlanıp düşman karşısına çıkan, düşmanın Aydın'dan çıkartılması esnasında görev alan, Mustafa Kemal'in önerisiyle meclis tarafından kırmızı şeritli istiklal madalyası verilen Çete Emiri Ayşe'ye selam olsun.
Ve burada isimlerini sayamadığım nice nice kurtuluş savaşı kahramanı kadınlarımıza selam olsun...
Nezahat Hanım 'a
Şerife Bacı'dan
Gördesli Makbule'ye
Binbaşı Ayşe'den
Kuvacı Ayşe'ye...
Sizleri asla karşılaştıramam kimseyle...
Asla unutulmazsınız. Gerçek Türk kültürünün güzel insanları...
İnegöl'ün işgali sırasında oğlunun Yunan askerlere yol gösterdiğini öğrenince silahı beline takıp, oğlunu bulup alnının ortasından vuran Domaniçli Habibe kadına selam olsun...
Annesi veremden ölünce, 8 yaşında babası ile cephe cephe gezen, 12 yaşında on başı rütbesi alan; Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarında bilfiil savaşan Nezahat Hanıma selam olsun...
Aralık 1921'de cepheye mermi taşımak için civar köylerden mermi taşımak için İnegöl'e gelen ve kağnının kara saplanması nedeniyle sırtında bebeği ile donarak can veren Şerife Bacı'ya selam olsun...
İzmir'in işgali üzerine 19 yaşında eşi ile birlikte Kuvayi Milliye çetelerine katılıp 2 yıl dağlarda mücadele eden, 17 Mart 1922'de çatışma esnasında düşmana erkeklerden önce atıldığı esnada şehit düşen Gördesli Makbule'ye selam olsun.
22 yaşında altınlarını satıp mavzer, çizme ve elbise satın alarak İzmir'e geçen, 600 kişilik kafileyi düşmandan kaçırmayı başaran, İzmir'de bacağı kırılan, Pozantı'da sol kasığından yaralanan gazi binbaşı Ayşe'ye selam olsun.
23 yaşında silahlanıp düşman karşısına çıkan, düşmanın Aydın'dan çıkartılması esnasında görev alan, Mustafa Kemal'in önerisiyle meclis tarafından kırmızı şeritli istiklal madalyası verilen Çete Emiri Ayşe'ye selam olsun.
Ve burada isimlerini sayamadığım nice nice kurtuluş savaşı kahramanı kadınlarımıza selam olsun...
Bilge Kağan Duruşu
Gönül duruşu.
İnsanlık kültürünün duruşu.
Sağ eli kalbe götürerek muzurluk ile uğraşan aklı kontrol altına almak.
Bilge Kağan Duruşu.
Bundan yaklaşık 1300 yıl evvel II. Göktürk İmparatorluğu'nun Başbuğ'u Bilge Kağan'dan Bize miras kalan Türk duruşu. Bu duruşu etrafınıza bakın! sadece Türk kültürünü, tarihini ve dilini kalbine mühürlemiş insanlar yapar. Türk kültüründen olan insanlar.
Pek çoğumuz daha ne anlama geldiğini bilemez. Anlamı ise insanlık kültürünü ile aklı Türk kültürü ile yaşamak. Dünyayı Türk kültürü içinde yüceltmektir.
Gönül aklı yüzdüren bir gemidir. Gönül gemisi olmayan akıl okyanusun içinde kaybolup gider. Akıl; gönül kültürü olmayınca muzurluk ile uğraşır. Keza gönül kültüründen yoksun Batıl bilim insanları 20. yy.da yaptıkları atom bombalarını insanlığın yararına değil, insanların başına düşen bombalara dönüştürerek insanlık düşmanlığı için kullanmışlardı.
Bu yüzden Bilge Kağan düşünceli Türk kültürünü bilen insanlar dünyada söz sahibi olmadıkça Batıl akıl harharlık ve hunharlık ile uğraşıp kötülüklere devam edecek. İç alemi ile aklı dizginleyen Türk duruşu özlemle aranacak.
İnsanlık kültürünün duruşu.
Sağ eli kalbe götürerek muzurluk ile uğraşan aklı kontrol altına almak.
Bilge Kağan Duruşu.
Bundan yaklaşık 1300 yıl evvel II. Göktürk İmparatorluğu'nun Başbuğ'u Bilge Kağan'dan Bize miras kalan Türk duruşu. Bu duruşu etrafınıza bakın! sadece Türk kültürünü, tarihini ve dilini kalbine mühürlemiş insanlar yapar. Türk kültüründen olan insanlar.
Pek çoğumuz daha ne anlama geldiğini bilemez. Anlamı ise insanlık kültürünü ile aklı Türk kültürü ile yaşamak. Dünyayı Türk kültürü içinde yüceltmektir.
Gönül aklı yüzdüren bir gemidir. Gönül gemisi olmayan akıl okyanusun içinde kaybolup gider. Akıl; gönül kültürü olmayınca muzurluk ile uğraşır. Keza gönül kültüründen yoksun Batıl bilim insanları 20. yy.da yaptıkları atom bombalarını insanlığın yararına değil, insanların başına düşen bombalara dönüştürerek insanlık düşmanlığı için kullanmışlardı.
Bu yüzden Bilge Kağan düşünceli Türk kültürünü bilen insanlar dünyada söz sahibi olmadıkça Batıl akıl harharlık ve hunharlık ile uğraşıp kötülüklere devam edecek. İç alemi ile aklı dizginleyen Türk duruşu özlemle aranacak.
9 Mart 2019 Cumartesi
Atatürk'e Mustafa ismi Dedesinden Ata mirası olarak verilmiş olup Matematik öğretmeni Mustafa Bey ile hiçbir ilgisi yoktur. ("İsminiz aynı Seninki Mustafa Kemal olsun! )
Tarih sürekli bir değişim içerir, yeni bilgiler eskisini siler. Ayrıca Atatürk'ün ailesine bugünün parasıyla yaklaşık 35.000.00 lira kalmış, bu paradan yaklaşık 29.000 lirası Ali Rıza Efendi'nin sağlığında borç aldığı Nuri Efendi'ye verilmiş, Atatürk için yaklaşık 2.000 lira, Anne ve kız kardeşler için de yaklaşık2.000 lira da ayrılmıştır...
İrfan Turan Acar
------------------------------------------------------------
ATATÜRK VE AİLE SOYU
Selanik’teki arşivlerde bulunup yeni yayınlanan belgeler Atatürk’ün soyuna ait kayıtlardan babasından kalan mirasa ve doğduğu evin nasıl satın alındığına kadar hiç bilmediğimiz bilgilere ulaşmamızı sağladı
Yunanlı tarihçinin 50 yıllık araştırması
Bazı çevreler senelerdir Atatürk'ün ailesine dair belge uydurup, iftiralar atarlar. Son yıllarda ortaya çıkan yeni belgeler bu kesimlere birer tokat gibi indi.
Ali Güler'in başta "Benim Ailem" olmak üzere Atatürk'e dair kitapları birçok yeni bilgiyi bize kazandırdı.
Mehmet Ali Öz'ün "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Soy Kütüğü" isimli eseri ise Ali Rıza Efendi'nin vefatının ardından eşi ve çocuklarına bağlanan aylıkların belgelerini ortaya çıkardı.
Selanik'teki Makedonya Devlet Arşivi'nde senelerce görevli olarak çalışan Vasilis Dimitriadis'in "Bir Evin Hikâyesi, Selânik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler" isimli Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan eseri ise ilk defa yayınlanan ve bilmediğimiz belgeleri ihtiva ediyor.
YARIM ASIRDA HAZIRLAN DI
Vasilis Dimitriadis, 1961'de Atatürk'ün doğduğu evle ilgili belge bulabilmek için Selanik'e gelen Türkiye'nin önemli tarihçilerinden rahmetli Faik Reşit Unat ile tanışınca, yıllarını bu konuda araştırma yapmaya harcamış. Sonunda da Atatürk'ün ailesi, doğduğu ev ve akrabaları hakkında birçok belgeye ulaşmış. Kitapta kullandığı belgeler Türk ve Yunan tapu kayıtları ve mahkeme belgeleri olduğu için son derece sağlam ve güvenilir vesikalar.
Kitapta yıllarca süren araştırmanın sonucunda bulunan 80'den fazla Osmanlı Türkçesi ve 16 Yunanca belge kullanılmış. 2010'da yayınlanmak üzere TTK'ya gönderilen kitabın neşri bir türlü gerçekleşmeyince 2013'te bu işi üstlenen Levent Kayapınar'ın çabalarıyla eser yayınlanabildi.
MUSTAFA İSMİ NİÇİN KONDU?
Atatürk'ün Kemal isminin okuldaki öğretmeni tarafından verildiğini biliyoruz. Ancak asıl ismi olan "Mustafa"nın niçin verildiği şimdiye kadar bilinmiyordu. Aileler eskiden çocuklarına genelde kendi anne ve babaları ile daha büyük atalarının isimlerini koyarlardı. Atatürk'ün dedesinin ismi Ahmed'di. Ancak ağabeylerinden birine bu isim verilmişti. Ali Rıza Efendi oğluna dedesinin ismi olan Mustafa'yı vermiştir. İlk defa bu kitapta yayınlanan belgeler ışığında Atatürk'ün dedesinin Mustafa olduğunu öğreniyoruz ve Atatürk'ün soyu 18. yüzyıla kadar iniyor.
Atatürk'ün dedeleri Manastır'daki Kocacık Köyü'nden gelip Selanik'e yerleşmiştir.
Yapılacak yeni araştırmalarla daha eski tarihlere ulaşılabilir.
Atatürk'ün anne tarafından ise dedesi Feyzullah Efendi, dedesinin babası İbrahim Efendi, dedesinin dedesi ise Molla Hasan Efendi'dir. Kitapta hem anne hem de baba tarafından akrabaları hakkında geniş bilgi mevcut.
Anneannesi Ayşe hanımın 1899'da Atatürk'ün Harp Okulu'na girdiği yıl vefat ettiğini bu eserden öğreniyoruz.
Yine Atatürk'ün teyzesi Fatma Molla'nın kocası Ali oğlu Abdullah'ın ailesi hakkında geniş malumat elde ediyoruz. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin birçok kitapta anlatıldığı gibi kerestecilikle uğraştığı eserdeki vesikalarla belgeleniyor.
Ali Rıza Efendi'nin mirası
Kitabın en kıymetli belgelerinden birisi Ali Rıza Efendi'nin terekesi. Ali Rıza Efendi 23 Mayıs 1886'da öldüğünde arkasında miras olarak şunları bırakmıştı:
1- Koca Kasım Paşa Mahallesi'nde 35.010 kuruş değerinde bir ev.
2- 45 kuruş değerinde softan bir ceket, bir yelek.
3- 20 kuruş değerinde eski bir pantolon.
4- 40 kuruş değerinde 1 palto.
5- 20 kuruş değerinde 1 sandık.
6- 5 kuruş değerinde Lugat-i Osmanî.
7- 10 kuruş değerinde Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi'nin Miftahü'l-Kulub (Kalplerin Anahtarı) adlı kitabı.
8- 5 kuruş değerinde 4 parça evrak Ali Rıza Efendi, 23 Mayıs 1886'da vefat etmiş, mirası 13 Nisan 1887 tarihinde mahkeme tarafından kayıt altına alınmıştır. Mirası 35.010 kuruşluk bir ev, 145 kuruşluk eşya ve iki kitaptır.
Nuri Efendi isimli birisine ise 28.800 akçe borcu vardır. Ali Rıza Efendi'nin defnine 500 kuruş harcanır.
28.800 kuruşluk borç için karşılık ayrılır. 553 kuruş dellaliye masrafına, 139,5 kuruş ise vergiye ayrılır. Zübeyde Hanım'a 751 kuruş mihr bedeli ayrılır. Geriye kalan 4.410 kuruştan 551 kuruş eşi Zübeyde'ye, 1.929 kuruş oğlu Mustafa'ya, 964'er kuruş kızları Makbule ve Naciye verilir.
Atatürk'ün dedesinin isminin Mustafa olduğunu gösteren belge.
K.Cingöz'den alıntı
Tarih sürekli bir değişim içerir, yeni bilgiler eskisini siler. Ayrıca Atatürk'ün ailesine bugünün parasıyla yaklaşık 35.000.00 lira kalmış, bu paradan yaklaşık 29.000 lirası Ali Rıza Efendi'nin sağlığında borç aldığı Nuri Efendi'ye verilmiş, Atatürk için yaklaşık 2.000 lira, Anne ve kız kardeşler için de yaklaşık2.000 lira da ayrılmıştır...
İrfan Turan Acar
------------------------------------------------------------
ATATÜRK VE AİLE SOYU
Selanik’teki arşivlerde bulunup yeni yayınlanan belgeler Atatürk’ün soyuna ait kayıtlardan babasından kalan mirasa ve doğduğu evin nasıl satın alındığına kadar hiç bilmediğimiz bilgilere ulaşmamızı sağladı
Yunanlı tarihçinin 50 yıllık araştırması
Bazı çevreler senelerdir Atatürk'ün ailesine dair belge uydurup, iftiralar atarlar. Son yıllarda ortaya çıkan yeni belgeler bu kesimlere birer tokat gibi indi.
Ali Güler'in başta "Benim Ailem" olmak üzere Atatürk'e dair kitapları birçok yeni bilgiyi bize kazandırdı.
Mehmet Ali Öz'ün "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Soy Kütüğü" isimli eseri ise Ali Rıza Efendi'nin vefatının ardından eşi ve çocuklarına bağlanan aylıkların belgelerini ortaya çıkardı.
Selanik'teki Makedonya Devlet Arşivi'nde senelerce görevli olarak çalışan Vasilis Dimitriadis'in "Bir Evin Hikâyesi, Selânik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler" isimli Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan eseri ise ilk defa yayınlanan ve bilmediğimiz belgeleri ihtiva ediyor.
YARIM ASIRDA HAZIRLAN DI
Vasilis Dimitriadis, 1961'de Atatürk'ün doğduğu evle ilgili belge bulabilmek için Selanik'e gelen Türkiye'nin önemli tarihçilerinden rahmetli Faik Reşit Unat ile tanışınca, yıllarını bu konuda araştırma yapmaya harcamış. Sonunda da Atatürk'ün ailesi, doğduğu ev ve akrabaları hakkında birçok belgeye ulaşmış. Kitapta kullandığı belgeler Türk ve Yunan tapu kayıtları ve mahkeme belgeleri olduğu için son derece sağlam ve güvenilir vesikalar.
Kitapta yıllarca süren araştırmanın sonucunda bulunan 80'den fazla Osmanlı Türkçesi ve 16 Yunanca belge kullanılmış. 2010'da yayınlanmak üzere TTK'ya gönderilen kitabın neşri bir türlü gerçekleşmeyince 2013'te bu işi üstlenen Levent Kayapınar'ın çabalarıyla eser yayınlanabildi.
MUSTAFA İSMİ NİÇİN KONDU?
Atatürk'ün Kemal isminin okuldaki öğretmeni tarafından verildiğini biliyoruz. Ancak asıl ismi olan "Mustafa"nın niçin verildiği şimdiye kadar bilinmiyordu. Aileler eskiden çocuklarına genelde kendi anne ve babaları ile daha büyük atalarının isimlerini koyarlardı. Atatürk'ün dedesinin ismi Ahmed'di. Ancak ağabeylerinden birine bu isim verilmişti. Ali Rıza Efendi oğluna dedesinin ismi olan Mustafa'yı vermiştir. İlk defa bu kitapta yayınlanan belgeler ışığında Atatürk'ün dedesinin Mustafa olduğunu öğreniyoruz ve Atatürk'ün soyu 18. yüzyıla kadar iniyor.
Atatürk'ün dedeleri Manastır'daki Kocacık Köyü'nden gelip Selanik'e yerleşmiştir.
Yapılacak yeni araştırmalarla daha eski tarihlere ulaşılabilir.
Atatürk'ün anne tarafından ise dedesi Feyzullah Efendi, dedesinin babası İbrahim Efendi, dedesinin dedesi ise Molla Hasan Efendi'dir. Kitapta hem anne hem de baba tarafından akrabaları hakkında geniş bilgi mevcut.
Anneannesi Ayşe hanımın 1899'da Atatürk'ün Harp Okulu'na girdiği yıl vefat ettiğini bu eserden öğreniyoruz.
Yine Atatürk'ün teyzesi Fatma Molla'nın kocası Ali oğlu Abdullah'ın ailesi hakkında geniş malumat elde ediyoruz. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin birçok kitapta anlatıldığı gibi kerestecilikle uğraştığı eserdeki vesikalarla belgeleniyor.
Ali Rıza Efendi'nin mirası
Kitabın en kıymetli belgelerinden birisi Ali Rıza Efendi'nin terekesi. Ali Rıza Efendi 23 Mayıs 1886'da öldüğünde arkasında miras olarak şunları bırakmıştı:
1- Koca Kasım Paşa Mahallesi'nde 35.010 kuruş değerinde bir ev.
2- 45 kuruş değerinde softan bir ceket, bir yelek.
3- 20 kuruş değerinde eski bir pantolon.
4- 40 kuruş değerinde 1 palto.
5- 20 kuruş değerinde 1 sandık.
6- 5 kuruş değerinde Lugat-i Osmanî.
7- 10 kuruş değerinde Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi'nin Miftahü'l-Kulub (Kalplerin Anahtarı) adlı kitabı.
8- 5 kuruş değerinde 4 parça evrak Ali Rıza Efendi, 23 Mayıs 1886'da vefat etmiş, mirası 13 Nisan 1887 tarihinde mahkeme tarafından kayıt altına alınmıştır. Mirası 35.010 kuruşluk bir ev, 145 kuruşluk eşya ve iki kitaptır.
Nuri Efendi isimli birisine ise 28.800 akçe borcu vardır. Ali Rıza Efendi'nin defnine 500 kuruş harcanır.
28.800 kuruşluk borç için karşılık ayrılır. 553 kuruş dellaliye masrafına, 139,5 kuruş ise vergiye ayrılır. Zübeyde Hanım'a 751 kuruş mihr bedeli ayrılır. Geriye kalan 4.410 kuruştan 551 kuruş eşi Zübeyde'ye, 1.929 kuruş oğlu Mustafa'ya, 964'er kuruş kızları Makbule ve Naciye verilir.
Atatürk'ün dedesinin isminin Mustafa olduğunu gösteren belge.
K.Cingöz'den alıntı
Kültürlü Olmak
Kültürlü olmak ne Batıda modanın ara sokaklarında köpek gezdirmekti, ne de doğuda bir kasabada bale gösterisi yapmaktı. Kültürlü olmak adam olmaktı. Diline, tarihine ve kültürüne küreselleşme numaralarına, dünya dili İngilizce söylemlerine rağmen sahip çıkmaktır. En az 10000 yıllık bir kültürü ve tarihi 300 yıllık Anglosakson kültürüne heba etmemekti.
Atatürk'ün Kadına Bakışı
"...Bu güzel coğrafyada esbabını değil, aklını güzelleştiren, Devletin menfaatlerini kendi menfaatlerinin üstünde tutan ve çok çalışan gençler görmek istiyorum..."
ATATÜRK'ÜN HİÇBİR TARİH KİTABINDA PEK YER EDEMEMİŞ YAZISI: Kadınlar için de erkekler için var, bu yazıda gerçek Türk kadınına uyarıları olmuştu.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak ya da Ortadoğululaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Kesinlikle...
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Türk toplumunun öz değerlerine büyük önem veriyordu. Öz değerlerin temelinde yer alan ve Türk tarihinde büyük başbuğlar büyüten gerçek Türk kadınının akıl çizgisi içinde geleneksel duruşuna pek mühim derecede önem veriyordu. Özellikle kadına ve kadın haklarına yönelik atılımlar yaparken iki şeye dikkat ediyordu : akıl ve öz.
Atatürk, gerçek bir Türk hanımefendisinin her şeyden önce aklını güzelleştirmesinin kıyafetini güzelleştirmekten daha önemli olduğunun altını çiziyor, kadın hakları konusundaki değişimi gerçekleştirirken ancak Türk geleneklerine uygun değişimin olmasını, yabancılaşmaya yol açmaması konusunda Türk kadınını uyarmayı da ihmal etmiyordu. Bizzat kendisinin şu ifadelerini dikkatlice okuyun derim. 1938 yılından beri hiçbir tarih kitabında yer almamıştır. Atatürk'ün karşıtı olan Batılılaşma adına hep üstü örtülmüştür.
Gazi Paşa :
"Tarih ve olayların tanıklığı ile bilinir ki, büyük Atalarımız ve onların Anaları, gerçekten büyük erdem göstermişler, değerli evlatlar yetiştirmişlerdir.Türk ulusunun yalnız Asya'da değil, Avrupa'da görkemli atılımlar yapması; atalarımızın daha beşikten başlayarak çocuklarının ruhuna mertlik ve erdem aşılamaları sayesindedir...Türk kadınını erkekler tarafından hayattan, dünyadan, insanlıktan, işten güçten uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Oysa gerçek böyle midir? Türk kadınını böyle görmek, Türk kadınını görmemektir. Kadınlarımızın hakkındaki yanılgıya, giyinme biçiminden kaynaklanan şu iki tür zıt yöndeki aşırılık neden oluyor...
Özellikle büyük şehirlerimizde giyinme biçimimiz bizim olmaktan çıkmıştır... Ya ne olduğunu bilmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüş; ya da Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak giyilemeyecek kadar açık bir giyim... Milli tavırlarımızın ve hareketlerinizin insanı olmayan her iki biçimi de dinimizin emri dışındadır. Her ikisi de kötü tesirden, hayatımıza kötülük yapmaktan geri değildir. Dinimiz kadını her iki aşırılıktan da tenzih eder... Giyinme biçiminde aşırılığa varanlar, ölçüyü kaçıranlar; ile Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine özgü gelenekleri, kendine özgü töresi ve milli özellikleri var..."1
Atatürk hayatı boyunca Türk kültürünün korunması ve büyümesi için uğraşmış, Türk kültürünün korunup büyümesini de İslam medeniyetinin ayakta kalması olarak görmüştü. Bu hususta gerek Türk kültürünü benimseyen ve sahiplenen kadına olsun gerek erkeğe olsun ciddi uyarılarda bulunmuştu.
Kadınımızın ve erkeğimizin kesinlikle Batılı veya Ortadoğulu olmadan kendi özünde hem Türk kültürünü hem İslam medeniyetini insanlık düşmanlarından korumasını, özellikle Batıya karşı Kendi kültürü içinde çağdaşlaşmasını istiyordu. Bunu başarmak için insanlarımızın geleneklerinde ölçüyü koruyup çok çalışması gerektiğini söylüyordu.
Ne yazık ki herkes kendi yaşam tarzına göre Atatürk'ü kullandı. Kafasını Batıya adamış, mankurtlaşmış, Türk kültürünü bilmeyen beyinler yaşam biçimini Atatürk ile sağlamlaştırmak için Atatürk Batıcı, çağdaşlık Batı'da, dedi. Diğeri tam zıttını, dedi. Vs vs.
Yani Oculuk buculuk ile Gazi Paşa'nın Türk kültürünü bilen, Türk töresini ve özünü koruyan, bu kültürü benimseyenlerin çok çalışmasını isteyen gerçek milliyetçi, vatansever yanı unutturuldu. Yaşam biçimine göre kullanıldı sahtesi.
İnanın Türk tarihini, kültürünü ve dilini araştırdıkça gerçek Atatürk'ü tanıyor ve hayran oluyorsunuz. En başta da insanlık düşmanı devletlere karşı dünyadaki mazlum ulusların özgüveni kazanmasında Atatürk'ü örnek aldığını öğrenmeniz, en az 12000 yıllık bir tarihi olan Türk kültürünün bu güzel coğrafyadan atılmasına ve sonra da 40000 parçaya ayrılmasına mani olmasını görmeniz ve umumi anlamda İslam medeniyetini İnsanlık düşmanı devletlerine karşı korumasını idrak etmeniz buna yetiyor.
Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15.C, Kaynak Yay., İstanbul 2005, s.246.
Biri Atatürk'ün gerçek düşüncelerinin resmini ifade ediyor, diğeri de Onu yaşam biçimi yapanların temsili Atatürk resmini.
ATATÜRK'ÜN HİÇBİR TARİH KİTABINDA PEK YER EDEMEMİŞ YAZISI: Kadınlar için de erkekler için var, bu yazıda gerçek Türk kadınına uyarıları olmuştu.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak ya da Ortadoğululaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Kesinlikle...
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Türk toplumunun öz değerlerine büyük önem veriyordu. Öz değerlerin temelinde yer alan ve Türk tarihinde büyük başbuğlar büyüten gerçek Türk kadınının akıl çizgisi içinde geleneksel duruşuna pek mühim derecede önem veriyordu. Özellikle kadına ve kadın haklarına yönelik atılımlar yaparken iki şeye dikkat ediyordu : akıl ve öz.
Atatürk, gerçek bir Türk hanımefendisinin her şeyden önce aklını güzelleştirmesinin kıyafetini güzelleştirmekten daha önemli olduğunun altını çiziyor, kadın hakları konusundaki değişimi gerçekleştirirken ancak Türk geleneklerine uygun değişimin olmasını, yabancılaşmaya yol açmaması konusunda Türk kadınını uyarmayı da ihmal etmiyordu. Bizzat kendisinin şu ifadelerini dikkatlice okuyun derim. 1938 yılından beri hiçbir tarih kitabında yer almamıştır. Atatürk'ün karşıtı olan Batılılaşma adına hep üstü örtülmüştür.
Gazi Paşa :
"Tarih ve olayların tanıklığı ile bilinir ki, büyük Atalarımız ve onların Anaları, gerçekten büyük erdem göstermişler, değerli evlatlar yetiştirmişlerdir.Türk ulusunun yalnız Asya'da değil, Avrupa'da görkemli atılımlar yapması; atalarımızın daha beşikten başlayarak çocuklarının ruhuna mertlik ve erdem aşılamaları sayesindedir...Türk kadınını erkekler tarafından hayattan, dünyadan, insanlıktan, işten güçten uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Oysa gerçek böyle midir? Türk kadınını böyle görmek, Türk kadınını görmemektir. Kadınlarımızın hakkındaki yanılgıya, giyinme biçiminden kaynaklanan şu iki tür zıt yöndeki aşırılık neden oluyor...
Özellikle büyük şehirlerimizde giyinme biçimimiz bizim olmaktan çıkmıştır... Ya ne olduğunu bilmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüş; ya da Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak giyilemeyecek kadar açık bir giyim... Milli tavırlarımızın ve hareketlerinizin insanı olmayan her iki biçimi de dinimizin emri dışındadır. Her ikisi de kötü tesirden, hayatımıza kötülük yapmaktan geri değildir. Dinimiz kadını her iki aşırılıktan da tenzih eder... Giyinme biçiminde aşırılığa varanlar, ölçüyü kaçıranlar; ile Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine özgü gelenekleri, kendine özgü töresi ve milli özellikleri var..."1
Atatürk hayatı boyunca Türk kültürünün korunması ve büyümesi için uğraşmış, Türk kültürünün korunup büyümesini de İslam medeniyetinin ayakta kalması olarak görmüştü. Bu hususta gerek Türk kültürünü benimseyen ve sahiplenen kadına olsun gerek erkeğe olsun ciddi uyarılarda bulunmuştu.
Kadınımızın ve erkeğimizin kesinlikle Batılı veya Ortadoğulu olmadan kendi özünde hem Türk kültürünü hem İslam medeniyetini insanlık düşmanlarından korumasını, özellikle Batıya karşı Kendi kültürü içinde çağdaşlaşmasını istiyordu. Bunu başarmak için insanlarımızın geleneklerinde ölçüyü koruyup çok çalışması gerektiğini söylüyordu.
Ne yazık ki herkes kendi yaşam tarzına göre Atatürk'ü kullandı. Kafasını Batıya adamış, mankurtlaşmış, Türk kültürünü bilmeyen beyinler yaşam biçimini Atatürk ile sağlamlaştırmak için Atatürk Batıcı, çağdaşlık Batı'da, dedi. Diğeri tam zıttını, dedi. Vs vs.
Yani Oculuk buculuk ile Gazi Paşa'nın Türk kültürünü bilen, Türk töresini ve özünü koruyan, bu kültürü benimseyenlerin çok çalışmasını isteyen gerçek milliyetçi, vatansever yanı unutturuldu. Yaşam biçimine göre kullanıldı sahtesi.
İnanın Türk tarihini, kültürünü ve dilini araştırdıkça gerçek Atatürk'ü tanıyor ve hayran oluyorsunuz. En başta da insanlık düşmanı devletlere karşı dünyadaki mazlum ulusların özgüveni kazanmasında Atatürk'ü örnek aldığını öğrenmeniz, en az 12000 yıllık bir tarihi olan Türk kültürünün bu güzel coğrafyadan atılmasına ve sonra da 40000 parçaya ayrılmasına mani olmasını görmeniz ve umumi anlamda İslam medeniyetini İnsanlık düşmanı devletlerine karşı korumasını idrak etmeniz buna yetiyor.
Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15.C, Kaynak Yay., İstanbul 2005, s.246.
Biri Atatürk'ün gerçek düşüncelerinin resmini ifade ediyor, diğeri de Onu yaşam biçimi yapanların temsili Atatürk resmini.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Bizler en az 10000 yıllık tarih, kültür ve dili olan Türk milletiyiz. Hz.Nuh evlâdı Yasefin oğlu olan Türkleriz yani Hz. Nuhun torunu olan T...
-
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Çok uzun ama, tarihe meraklı arkadaşlar ve herkes okumalı. Atatürk'ün 4 ciltlik tarih kitaplarında ne vardı; niye kaldırılmıştı? Kimi ...





