26 Şubat 2019 Salı

Küresel Dünya ve Türkiye Dayatmaları

Ekim 1999 ayında Başbakan Bülent Ecevit, Ünlü ABD gezisinde (amaç Dünya Bankası ve IMF'den ağır imtiyazlar vererek de olsa borç almak)Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn'dan randevu talep etti.  Wolfensohn ise randevu yerini Bankanın Vaşington'daki merkez binası gösterdi. Bu davranış diplomatik bir  sıkandaldı ve ülke saygınlığı adına trajediydi. Amerikalı Senatör Joseph Biden, merkez binada herkesin gözü önünde Ecevit'e : "Siz Amerika'ya muhtaçsınız; ancak Amerika'nın Size ihtiyacı yok. Kredi ihtiyaçlarınızın olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununu çözün, istenilenleri yerine getirin, Size yardımcı olalım. Aksi taktirde hiçbir yere varamazsınız."dedi.1

Atatürk'ten sonra gelinen noktayı  Bülent Ecevit'in kendisine karşı yaptırdığı saygısızlık, küçük düşürme ve aşağılama net gösteriyordu. Atatürk'ün dışarıdan yardım ve borç almadan kendin kendine büyüme ilkesi çöpe atılmıştı. Öyle ki Atatürk Devlet idaresinde bağımlılık doğuracak hiçbir anlaşmaya ve taahhüde girmemiş ve girilmesine de izin vermemişti.

Hatta bu anlamda 1921 yılında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Ankara'ya danışmadan Lozan'da kendi kafasından İngiliz ve Fransız hükümetleri ile imtiyaz sözleşmeleri imzalamıştı. Bunu öğrenen Atatürk, Bekir Sami Bey'in yaptığı tüm imtiyaz sözleşmelerini geçersiz saymış ve Bekir Sami Bey'i Bakanlıktan el çektirmişti. Ayrıca yaşamı boyunca Bekir Sami Bey'e hiçbir görev vermemişti. Çünkü bağımlılık beraberinde itibarsızlaştırmayı da getirirdi. Ülkenin uydu bir devlete dönüşmesine de hizmet ederdi. Keza bu konuda şunları söylüyordu : "Dışarıdan insaf ve yardım dilenmek gibi bir ilke yoktur. İnsaf ve yardım dilenciliğiyle ulus ve devlet işleri görülmez. Millet ve devletin onuru ancak bağımsız olmak ile sağlanır."2  Durum buymu.

Atatürk 'ten sonra her gelen ocu-bucu farketmez kendi içinde dışarıya bağlı kalmadan büyüme ve bağımsız kalma prensibini görmek istenmedi, kolay olanı seçti: İnsaf ve Yardım.

1- 01.10.1999, Hürriyet.

2- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul Yay., 3. Cilt, 1974, s.1638

Eski Türklerde Kadın ve Atatürk

ESKİ TÜRKLERDE KADIN ...
''TÜM DÜNYANIN EN TEMİZ VE EN AHLAKLI KADINLARI ''
Marco Polo..

[ ... Tarihte hiçbir toplum, kadını Türkler kadar erkekle eşit saymamış ve hak tanımamıştır. Her iki cinsin kendilerine ait, karşı cinsin yerine getirmek zorunda olmadığı görev ve sorumlulukları vardı.

Her cins aynı eğitimden geçer; cinsler arasında ayrım, toplumun tüm kesimlerinde yadsınırdı...

Eski Türklerde, Kadının özgür ve cinsler arasındaki ayrımın az olması, Türk kadınlarının kendilerine özen göstermediği, süs ve güzelliklerine dikkat etmediği, cinselliğe önem vermediği anlamına gelmez.

Giysileri son derece renkli ve süslüdür, zerafete ve alımlılığa önem verirler. Beğenilmeyi severler ve güzellikleriyle ilgili övgüleri, 'memnuniyetle kabul ederler'. Serbestçe kullandıkları özgürlüklere sahiptirler ama son derece iffetlidirler.

Ünlü İtalyan gezgini Marco Polo, bir seyahatname klasiği olan ‘İl Millione’ adlı yapıtında, Türk kadınlarının 'ahlaki temizliğini' över ve onların “tüm dünyanın en temiz ve ahlaklı” kadınları olduğunu söyler...

Tedirgin etme (taciz), kadına saldırganlık (tecavüz), evlilik dışı ilişki (zina) gibi cinsel suçlar eski Türk toplumunda yok denecek kadar azdır. Kadına saldırının Türk hukukundaki cezası ölümdür.

Tecavüze uğrayan kadın toplumdan dışlanmaz, ona sahip çıkılır. Evlilik dışı çocuğu olursa kadın ulu bir kayın ağacıyla evlendirilir (kayınbaba, kaynana, sözcükleri buradan gelir), çocuk bu yolla meşrulaştırılır.

Günümüzde töre cinayeti adı verilen olayların, Türk töresiyle bir ilgisi yoktur. Basında sıkça kullanılan bu tanım, Türk geleneklerini yıpratma amacını taşımaktadır...

Eski Türklerde, tecavüze uğrayan kadına sahip çıkılırken; namusunu korumayan kadın hoşgörülmez. Eski Türk inancına göre, Doğum Tanrısı (Ayzıt), “ne denli yalvarırlarsa yalvarsınlar, namusunu korumamış kadınların yardımına” gelmez...

10.Yüzyılın ünlü coğrafyacısı al-Balhi, kitâb al-bad va’l-tarih adlı yapıtında, Türkler’de 'kadının erkeğe eşit' olduğunu, toplumsal yaşamın her alanında 'varlığını sürdürdüğünü' ve beğendiği erkeğe 'evlenme teklif edecek kadar' özgür olduğunu yazar...

12.Yüzyıl tarihçilerinden İbn Cübeyr, 'Türk ülkelerinde kadına gösterilen saygıyı, başka hiçbir yerde' görmediğini söyler..."

Türk kadınlarının ölçülü ve güzel giyindiklerini, başlarını güzel örtündüklerini, gerek İslamiyet öncesinde olsun gerek sonrasında olsun ölçülü bir baş örtmenin olduğunu, hatta bu durumun Türklerle kültürel ilişkileri olan Japonlarda da görüldüğünü 14.yüzyılın ünlü Arap gezgini İbn Batuda, ünlü 'Seyahatname' sinde bildirmişti; ayrıca Batuta, Orta Asya kadınlarının, onların 'peçe, çarşaf diye birşey tanımadığını', 'erkeklerle birlikte dolaştıklarını”, gerektiğinde 'komutan olacak kadar' iyi savaştıklarını, bilgiye de yüksek derecede ilgi gösterdiğini söyler, 

Keza bu konuda Atatürk de "...kadınlarımız kendini değil, aklını güzelleştirecektir. Gerçek güzelliğin bu olduğunu bilir, yansıtır bunu.., " demiştir.

Aziz Sancar ve Türkçe Kelamı

"BBC beni aradı. Bana 'Arap mısınız, kısmen mi Türk'sünüz' diye sorarak saygısızlık yaptılar. BBC'ye söyledim. Ben Türk'üm, o kadar! Mardin'de de doğmuşsam, Cizre'de de doğmuşsam, Kars'ta da doğmuşsam ben Türk'üm..."

Prof. Dr. Aziz Sancar
Nobel Ödüllü Türk Bilimadamı
 #AzizSancar

Cüneyt Arkın ile Bir İftar

Cüneyt Arkın iftar çadırında ;

Mahallesinde gerçekleştirilen iftara sürpriz bir şekilde katılan ve iftar masasında oturan vatandaşları tektek ziyaret ederek selamlayan, Türk Sinemasının efsane aktörü Cüneyt Arkın, iftarda yaptığı konuşmada, “ Allah tuttuğumuz oruçları ve yaptığımız ibadetleri kabul etsin. Fahrettin kardeşimden İlçe Başkanımız hakkında biraz bilgi aldım. Öğrendiğim kadarı ile kendisi gece gündüz koştururmuş. Koşturacaklar. Hepimiz koşturacağız. Çünkü Türk halkı buna layık. Türk halkının hakkı.

Az önce masaları gezerken içim bir tuhaf oldu. Annelerimizi, bacılarımızı kardeşlerimizi gördüm. Hepsinin gözünde ayrı bir mutluluk ifadesi var. Türk milletinin harika bir kültürü, eşsiz bir medeniyeti var. Türkler dünyanın her yerinde eşsiz eserleri var. Nereye giderseniz gidin, camisini, köprüsünü, medresesini görürsünüz. Biz gittiğimiz her yere medeniyet götürmüşüz. Amerika, Batı gittiği her yere göz yaşı ve ölüm götürmüş.

Bir de bizim gençlerimiz onları taklit ediyor. Onları taklit etmemeliler. Eğer biraz araştırırlarsa görecekler. Asıl medeniyet bizde.” dedi..
#cüneytarkın #aktör #yeşilcam

Sağlıkla İlgili Türkçe Çalışma ve Dil Etkinlikleri

Uzun biraz ama; sağlık kavramları ile ilgili okunmaya değer.

Ambulans : Cankurtaran
Bu kavramda bir terslik var; ama bilen yok. Latincede ve İtalyancada "Ambulance" sözcüğü "Dolaşan" anlamına gelmektedir. Aslında sözcüğün kullanımı doğru; çünkü İstanbul trafiğinde dolaşmaktan can kurtaramıyor ki...

Doktor : Hekim, Tabip
Pratisyen Doktor : Uzman hekim, Bilgin Tabip
Hastane : Hekimane
Hasta : Sayrık
Hastalık : Sayrılık
Semptom :Belirti
Ambulans : Cankurtaran
Analiz : Çözümleme
Teşhis : tanı
Tedavi : Sağaltım
Sfilis: Frengi, cüzzam:  Bel Soğukluğu, Frenk Sayrılığı
Sterilizasyon: Tıbbi Temizleme
Muayene : Ön Bakı
Triaj: İlk Bakı
Exit: Çıkış

Emboli veya Anji : Damar tıkanıklığı
Diüretik : İdrarsöken
Kronik : Süregen
Akut : İvegen
Bronşit : Akciğer bulanığı
Pnömoni,  Zatürre : Akciğerinmesi
Hepatit A,B,C: Tip 1,Tip 2 Tip 3 Sarılık
Anti-obstrüktif : Tıkanıklık-giderici
Komp-likasyon; Komplike: Yan-etkisel; Yanetki
Endikasyon : İzlence
Antiseptik : Mikropöldüren

Diyaliz : Arınım
Diyaliz Makinesi : Arınım aleti
İnsülin : Kan İçsalgısı
İnsülin hormonu :Kan İçsalgı bezi
Diyabet Hastalığı: Şeker Sayrılığı
Ultrasonografi : Doku Taraması DT
Tomografi :  Kesitsel Doku Taraması  KDT
Röntgen : Organ Taraması OT
Nefrografi: Böbrek Taraması BT
İmmotoloji Servisi: Bağışıklık Bölümü

Stent : Kafes, Çubuk
Agregasyon : Kümelenme
Prematüre : Erkendoğan
Kalorimetre: Isıölçer
Termometre :Sıcaklıkölçer, Ateşölçer
Virüs :Bulaşgan
Bakteri :Bulaşgancık
Mikroorganizma : minicanlı

Hipertansiyon : Yüksek Kanbasıncı
Tansiyon : Kanbasınç, Kandeğer
Poliklinik  Servisi: Özelbakı Bölümü
Kemoterapi : Urbakım
Anestezi Servisi : Uyuşturma Bölümü
Algoloji servisi : Ağrı Bölümü
Diyetisyen : Beslenme Uzmanı
Diyet Servisi : Beslenme Bölümü
Alerji: Hassasiyet; Duyum
Bakteriyolojik Servis : Bulaşgancık Bölümü

Check up : Tam Bakı, Tam Bakım
Onkoloji : Urbilim
Kardiyoloji : Kalpbilimi
Hematoloji : Kanbilimi
Pediatri Servisi :Çocuk Bölümü
Nöroloji : Sinirbilimi
Gastroenteroloji Servisi : Sindirim Bölümü
Jinekoloji Servisi: Kadın Sayrılığı Bölümü
Enjektör : İğne, Şırınga
Enjekte Etmek : Aşı yapmak, Ağne yapmak
Nefroloji :Böbrek Bilimi

Psikiyatrist: Tıbbi Ruh hekimi
Psikolog : Ruh hekimi
Psikasteni: Ruh Yitimi
Perinaloji Servisi: Riskli Gebelik Bölümü
Anoreksi: İştahsızlık
Obezite : İştahlılık, Şişmanlık,

Akne : Sivilce
Felç : İnme
Müşahede :Gözlemleme, Gözlem
İltihap : Yangı, İrin
İltihaplanma : Yangılama, İrinleme
Sinüzit : Alınirini
Antibiyotik : Mikropatan

Sözgelimi;

Romatizma : Kasağrılığı
"Cihangir'deki tahta evde, Tophane'nin yıkık damlarını ve kırık kiremitlerini gören penceremde, annemin  kasağrılığı iniltilerini dinleye dinleye bütün ömrümü mü geçireceğim?" -Peyami Safa, Yalnızız, s.234

Konsültasyon : Tıbbi fikirleşme, Hekimleşme
"Tek hekimi olan memlekette ben kimi bulur da tıbbifikirleşim yaparım?" -Reşat Nuri Güntekin, Sönmüş Yıldızlar, s.127.

Hastalık : Sayrılık
Sayrılıktan ötürü engelliler bir yana, hep susan bir insan tasarlamaya yetmiyor hayal gücüm." -Nejat Uygur

Bunlar aklıma gelenler. Daha düşünsek demek ki çarşaf gibi olur.

Karşısına Türkçesini yazdığım bu sözcükleri az çok çoğumuz duyuyoruz; ama ne anlama geldiğini bilmeden kullanıyoruz; insanın bilmediği sözcük ve kavramları benimsemesi insanı yönlendirilmiş bir robot yaparmış. Bu yüzden her yabancı sözcüğü körü körüne benimsemek kadar berbat bir şey olamaz.

Yukarıdaki anlamını bilmediğiniz; ama kullanmak zorunda olduğumuz sözcüklerin bir kısmını da kendim Türkçeleştirdim, bir kısmı ise zaten Türkçeleşmişti; aklıma geldikçe bir araya getirdim. Bunları yapmam sadece 25 dakikamı aldı.

Sağlık ile ilgili   tüm kavramların Türkçesi varken veya kolaylıkla yapılabilecekken hala halkımızın anlamadığı bir şekilde İngilizce adıyla   söylemek gerekirse doctorların haspitallerde; sağlı ocaklarında, diğer sağlık kurumlarında İngilizce olan tarzanca ve ölmüş bir dil olan latince sözcükler neden hala kullanılmaktadır veya illa kullanılacaksa sözgelimi;  Neden,

"TRİAJ
İLK BAKI"

halinde  iki anlamı da birlikte olacak şekilde tüm kurumlarda verilmemektedir. Herkes tarzanca bilmek zorunda değil. İnsanlarımız daha düzgün Türkçe bile konuşamazken, Tarzanca bilmek zorunda kabul edilmesi trajikomik bir durumdur.

Ayrıca bir anekdottur ki Tarzanca kullanmak iyi bir şey olsaydı Tarzanın kendisine faydası dokunurdu; Tarzan hala ormanda, ağaç kavuklarında yaşıyor. Biz de Jeyni bulmasına yardım ediyoruz :)

Bunu Cimer ve Bimer ile gerekli yerlere ilettim. Tüm sağlık kurumlarda sözgelimi hastane tabelası yerine Hekimhane , doktor sözcüğü yerine Hekim sözcüğü, hastalık yerine Sayrılık sözcüğü,  poliklinik servisi sözcüğü yerine Özel Bakı Bölümü sözcüğü, triaj yerine İlk Bakı gibi sözcük ve kavramların tekrar düzenleme yapılarak kullanılması için yazdım; bir umuttur. Yıldızlara ulaşmak ,ulaşmasan da en azından o yolda gitmek...

Ayrıca dilimizi kirleten ve içimize yerleşmiş bu sözcüklerden bir kaç tümce kurarsak :
Gece oğlumuz  birdenbire öksürük ile ağlamaya başladı; ateşinin çıktığını farkettik, ateşi çıkınca termostat cihazı ile ölçtük; ateşi havale şeklindeydi; hastaneye gitmeye karar verdik. Araç bozuktu; ambulans çağırdık.
Ambulans hastanenin emergenci bölümünden içeri giriş yaptı. Pratisyen doktor; triaj ile ilk muayenesini yaptı. Bizi pediatri servisine yönlendirdiler. Oradan müşahede odasına girdik, burada kalpol ve pedifen ile havalesi düşürüldü;  Sterilizasyonlu bir ortamda tetkikler yapıldı. Röntgen çekildi, ardından Ultrasonografi yapıldı. Bir teşhis konuldu.

Mikrop ve bakterilerden kaynaklanan iltihap vücudun bronşiol kısmına doğru inmişti, doktor bir saatlik süren endikasyon sonucu "Akut Bronşit" teşhisini koydu ve ilaç yazdı. İlaçlar kullanılırken olası bir komplikasyon veya alerji semptomları görülürse hemen hastane girişinde emergenci yazılı yerin yanındaki Perinaloji Servisinin içindeki pediatri odasına derhal gelinecekti. Hastanenin eksıt kısmından çıktık.

 Doktor,10 tane enjektör ve antibiyotik yazmıştı,  hemen ilaçları aldık; özel bir hastane polikliniğinde antibakteriyel bir yerde şırınga ile bir  antibiyotik verildi. Evladımız biraz daha iyiydi. Doktor ayrıca antiseptik ve antibakteriyel bir ilaç da yazmıştı. Anti-obstrüktif çok iyi gelmişti. Vs vs.
Ben  böyle tümceler kurmayı istemiyorum artık.
Bahri Efe.

BİR ANZAK ASKERİ

Bir anzak askerinin çanakkale savaşı sırasında ailesine yazdığı mektup..

Alistair John TAYLOR
GELİBOLU 1915

Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.

Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakamayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu?da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu?nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi?nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusundan yükselerek Yeni Zelanda da ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar... Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım.
Vatan uğruna kahramanca? ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece hevesli oğlan çocuklarıyız. Asıl kahraman olan Türkler. Johnny Türk dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.

Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu.Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı.Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.

Bana sigara ikram eden iki Türk'e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türkler'den bir sen no İngiliz, diye şaşırarak sordu. Ben İngiliz değilim, dedim. Sonra elini uzattı. Ben TÜRK, dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu'nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.

Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.

Bu benim savaşım değil.

Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.

Tanrım günahlarımı affet.

Hepinizi çok seviyorum.

Ebediyen sizin oğlunuz.

Sahte Kavramlar ve Atatürk Kullanıcıları

1940 yılından itibaren birden bire Batı ve batılılaşma hayranlığı başladı;  öyle ki Atatürk'ün: "Batıya ve Batının Batısı Azmanistan'a karşı mesafeli durun, bağımlılık yapan hiçbir oluşuma girmeyin, Batı'nın gerçek yüzünü görün, batılılaşmadan, Batılı
veya Doğulu olmadan milli benliği geliştirerek çağdaşlaşın, Bizler maymun değiliz, kimseyi ve hiçbir oluşumu taklit etmeden kendi özümüz ile Batıya rağmen yükselteceğiz," diyordu.

Ancak durum böyle iken Atatürkçülük adı kullanılarak sanki Atatürk'ün isteği gibi yalan ve yanlış bir yaklaşım ile her gelen herkes gerek Nato'ya ve gerekse Avrupa Birliği'ne girmek için her şeyi yaptı. Bu konuda 40000 tane taviz verildi.

Sözgelimi Osmanlı Devleti'nin iktisadını çökerten1838 (İngiltere)Balta Limanı Anlaşması'nın tıpatıp aynısı olan 1995 (Avrupa)Gümrük Birliği  Anlaşması onaylandı, onaylaması ile iktisadımız Avrupa'ya bağlandı. Büyük bir başarı ile basın yayında anlatılan Gümrük Birliği ve devamı Kopenang Kriterleri ile bunların dayattığı küreselleştirme ve özelleştirme, IMF imtiyaz borcu vs. dayatmalarıyla iktisadımız çöktü. İthalat arttı, ihracat azaldı. Haliyle yerli üretim düştü, dışalımlı tüketim arttı. Dışalım arttıkça yerli tarım, hayvancılık ve sanayimizde üretim sektörü bitti, bu sektörlerde çalışan çiftçi, esnaf, zanaatkar, hayvancı, sanayi erbabı insanlarımız işsiz kalınca, bulundukları yerlerden Batıya göç ettiler, Batı ve Doğu arasında iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi, çevresel vs. birçok uçurumlar oluştu. Vs. Vs.

Atatürk, bunları önceden gördüğü için:
"Asla Batılı olmayın. Asla Batılılaşmayın. Batının dayattığı oluşumlara girerken 40 kez düşünün. Özünüzü Koruyun. Batıya karşı mesafeli olun. "demiştir. Atatürk'ten sonra , Atatürk'e karşı olarak pompalanan Batılılaşmak oluşumu en büyük yalan olarak devam ettirildi..

Şunu bilin ki bir düşünceyi savunuyor gibi yaparak yoketme kavramı en çok Atatürk kavramı ile oldu. Atatürk'ün karşı çıktığı tüm her şey sanki Atatürk düşüncesi gibi empoze ettirilerek içi boşaltıldı. Atatürk adı ile Atatürk'ün vatan ve vatanperverlik kavramı yok edildi.

3 Şubat 2019 Pazar

1838 Balta Limanı Anlaşması : 1995 Gümrük Birliği Anlaşması

Tarih şunu gösteriyor ki iktisadi bağımsızlık her şeydir. İstikbal demektir, istiklal demektir, bağımsızlık demektir. Yaşamak demektir, Özgür olmak demektir, Köle olmadan hür yaşamak demektir; iktisadı bağımsızlık için yapılacak şey ise ne olursa olsun ihracat artırmak için gerekirse ithalatı yüksek vergiler ile dizginleyecek, yerli üreticiyi her anlamda üretmesi için destekleyeceksin, ürettiğini iyi satması için takip edeceksin, yabancılardan aldığın verginin yarısından daha azını alacaksın. Hatta mümkünse hiç almayacaksın.

Devlet idaresinde yabancıya iktisadi ödün vermek, Devletin nefes almasını durdurmak kadar tehlikelidir. Çünkü Devletimiz Osmanlı, ne zaman yabancılara imtiyaz vermeye başladı, ne zaman yerli tüccarlardan aldığı gümrük vergisinin yarısını yabancı tüccarlardan aldı, ne zaman yabancı sermayeye yerli sermayeden daha fazla önem verdi, yani kısacası dışarıdan gelen mallardan aldığı vergi yerli üreticinin ürettiği maldan aldığı vergiden düşük oldu; işte o zaman Devletimizin maliyesi açık verdi, dış ticaret açığına yol açtı, bu açıklar dışarıdan borç almayı beraberinde getirdi, alınan bu borçlar da yeni borçlara hatta borç faizlerine gebe oldu, bu Bizi dışarıya daha bağımlı ve yardıma daha  muhtaç hale getirdi;  Sonunda yabancı devletlerin yardım verme karşılığında siyasi, mali, ticari, hukuki 40000 namussuz taleplerini yerine getirme şantajını ortaya çıkardı.

İlk ayrıcalıklar 1410'larda Venedikliler ile başladı, 1450 'lerde Cenevizli tüccarlar ile, 1530'larda Fransızlar ile, daha sonra, başka yabancı ülkelere de tanınarak devam etti.

19. yüzyılın en sonunda ise 1838 yılında İngilizler ile yapılan Balta Limanı Anlaşması ile doruğa ulaştı.

 20. yüzyılın sonunda ise 1995 yılındaki Batılılar ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması ile tekrardan hortladı.

21.yüzyıldan itibaren ise Gümrük Birliği Anlaşması devam ederek, bu yüzyılın güncel Balta Limanı Anlaşması haline geldi. Onlar Birlik oldu, Biz ise pazar...

Bir tarihi örnek ile bitirelim :

"Zaman içerisinde bu ayracaklar ile Osmanlı Devleti, iç-dış ticaret üzerindeki karar verme yetkisini giderek kullanamaz duruma geldi. Yabancı mallar ve kişiler üzerinde hukuki işlem yapılamıyordu. Siyasi bağımsızlığı doğrudan ilgilendiren yönetim hakları, önce zedelendi, daha sonra ortadan kalktı. Yabancılar, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışır duruma geldiler ve siyasi bağımsızlık, zamana yayılmış bir uygulama süreci içinde, yavaş yavaş yitirildi...

...Kanuni kapitülasyonları, devletin askeri ve mali olarak en güçlü olduğu dönemde verilmişti. 1527 yılında devletin geliri 277,2 milyon, gideri 200,1 milyon akçeydi ve 77,1 milyon akçe fazla veriyordu. 1564’e gelindiğinde, gelir 183,1 milyon, gider 189,7 milyon akçeye düşmüş ve 6,6 milyon akçe açık verilmişti.1"

1584’de Osmanlı parasının değeri düşürülmüş ve büyük bir açık oluşmuş, açığı kapatmak için Osmanlı tarihinde ilk kez, iç hazineden (padişah hazinesi) dış hazineye(devlet hazinesi) aktarma yapılmıştı.2"

1 “Essais sur I’histoire économique la Turque d’aprés les ecrivains originaux” M.Belin, Paris 1969, ak; a.g.e. sf.407

2  a.g.e.  sf. 407

Yakın Tarihimiz : 2000'e Kadar

Yakın tarihimizi mi öğrenmek istiyorsunuz. Uzun ama okunur.

"Atatürk'ün yatağa düşüp öldüğü günden itibaren Türkiye Cumhuriyeti de İsmet İnönü ile hasta edilip  Amerikan Hastanesine yatırılmıştır." bu sözler son 300 yılın en akıllı bilim adamı olan ve Amerika'da öldürülen rahmetli Oktay Sinanoğlu'na aittir.

Keza Türkiye'nin Küçük Amerika olarak Amerika'ya 52. vilâyetten bağlandığını ve bu başlangıcın 1947 yılında Amerika ile yapılan Marşal Anlaşması ile olduğunu yazar. Ayrıca Ondan sonra gelen Adnan Menderes'in de bunu devam ettirdiğini yazar.

Tarihimizi gerçekten öğrenmek ve birtakım dersler çıkarmak istiyorsak olaylara ve olgulara sağ-sol demeden, ocu-buculuk yapmadan bakmak lazım. Sahnenin oyuncularını kullananları, görmek lazım. İşin temeline bakmak lazım.

İsmet İnönü ilk olarak Amerikan hükümeti ile ilk anlaşmayı 1939 yılında yapmıştı; bir ticaret anlaşmasıydı. Ardından devam etti. 1947 yılında Meşhur Marşal-Truman Yardım ve Savunma Anlaşması yapıldı. Bu anlaşmanın ilk giriş bölümünün ilk maddesine bakarsak:

"Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti'nden milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirmek için gerekli mali ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir..."

Ne yazık ki ülkemizin ipotek altına alındığının ilk belgesiydi. Bir imza ile 12 Temmuz 1947 gününde Amerikan çıkarlarının Ortadoğu 'daki bekçiliğini üstlenmiş olduk. Güçsüz devlet oldugumuz da ilk maddede resmiyete dönüştürülmüştü. Olmasak dahi artık olacaktık.

Tarihimizi incelediğimizde şu gerçek ortaya çıkmıştır : Türkiye'nin ve Türk milletinin başına gelen birçok felaket kendi iç dinamiklerine güvenmeyip başarıyı, çözümü, doğruyu kendisi dışındaki oluşumlarda aramak ile olmuştu. Tarih hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi? Hiçbir emperyal devlet hedef seçtiği ülkenin gelişmesini istememişti. Emperyalist devletler zehri her zaman altın tepside sunmuşlardı; Marshall ile "yardım yapıyorum" diyerek zehrin ilk dozu verilmişti. Ülkemiz, anlaşmaya düşünmeden imza atanların vebalinde Amerika'ya ipotekli hale gelmişti.

 Bu gerçeği 1961 yılında Amerikan Başkanı Kennedy'nin: " Dış yardım, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı etkileme ve denetleme aracı olarak kullandığı en etkili yöntemdi..."konuşmasıyla da kolaylıkla görebiliyorduk. Biz görüyorduk; ama, imzalayanlar görmemişlerdi.

Tarihte bunun onlarca örneği vardır. Atatürk öldükten sonra birden milli şef yapılan İsmet İnönü, Milli devleti Muz devletine dönüştürecek ilk yardım anlaşmasını yaparak Ülkemizin ilk sömürü çıkmasının temelini atmıştı.

Ardından bugün de geçerliliğini koruyan 27 Aralık 1949 tarihli bir eğitim anlaşması yapıldı; Fullbring Eğitim Komisyonu Anlaşması. Bu anlaşma ile Türk Milli Eğitim Sistemi'miz dünyanın en kötü eğitim sistemi olan Amerikan Ulusal Eğitim Sistemi'ne entegre edildi. Atatürk'ün liselerde okutulan 4 ciltlik tarih ders kitapları birden kaldırıldı. Antik çağ ve Batı Kültürünün yayılması müfredat kondu; İngilizcenin eğitimin tüm kademelerde uygulanması yürürlüğe girdi, ayrıca dünya dili numarasıyla % yüz İngilizce, üniversite ve birçok kolejde eğitim dili haline getirildi ki bugün en az 20 devlet üniversitesinin eğitim dili % yüz İngilizce'dir. Japonya'da,  Almanya'da, Fransa'da ise eğitim dili % yüz İngilizce olan bir eğitim kurumu yoktu. Bu nasıl küreselleşme idi? Bize uygulanıyordu. Zehir bu sefer altın kase de veriliyordu.

İsmet İnönü döneminde 1947 ve 1949 anlaşmalarının dışında birçok yapılan yanlış ikili anlaşmalar vardı; sözgelimi 11 Mart 1947 tarihinde IMF denen ekonomik dünya canavarına ilk kez bu dönemde üye olundu; 7 Eylül 1946 tarihinde ise "Bretton Woods" adında doları dünya parası yapan anlaşma imzalandı. Keza dolar ilk kez bu dönemde ülkemize sokuldu; Türk lirasını dolara eşit hale getirmek için Türk lirasına % 117 devalüasyon ilk kez bu dönemde uygulandı; yani anlayacağınız dilden paramızın alım gücü 17 lira iken 10 liraya düşürüldü, ilk enflasyonu yine bu dönemde  yaşamış olup ihracat ve ithalat, ilk kez bu dönemde dolara endekslenerek, iktisadi anlamda paramız Amerikan parasına bağlandı. 

Bu dönemde emperyalizm ülkemizde o kadar yayılmıştı ki düşünün Atatürk devrinde kurulmasına izin verilmeyen İsrail Devletini, kurulduğu 1948 yılında dünyada ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye Devleti ve ilk tanıyan Cumhurbaşkanı ise İsmet İnönü  olmuştu. Ülkemizi ki küçük Amerika yapılmasının temelini atan İsmet İnönü'yü birileri Atatürk'ün yanına "İkinci adam" olarak, "Milli Şef" olarak tanıttırmıştı. 

Adnan Menderes döneminde de İsmet İnönü'nün izlediği Amerikan politikası artarak devam etmişti. İlk kez 1950'de Kore'ye asker göndermek karşılığında 1952 yılında Nato'ya üye olmuş olup Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk kez ezici gücü Amerika'nın denetimine dahil edilmişti. Nato'ya ne zaman üye olduk, TSK'da savunma anlamında çöküş o zaman başladı. Türk subaylar NATO dahilinde eğitim almak için uzun yıllar Amerika'da eğitim gördü; eğitim alamayanlar için de Amerikan eğitimciler ülkemize geldi. Bu eğitimlerin gizli içeriği ileriki yıllarda kullanılmak üzere Amerikan ideolojisini benimsemiş kadrolar oluşturmaktı.

  Keza 1971 Muhtırasında ve 1980 Darbesinde bunun acısını yaşadık. Ülkemizin Amerika'nın istekleri doğrultusunda bir tarım ülkesi yapılması ve ağır sanayiye girmemesi bu dönemin bir ürünüydü. Gözle görülür oranda İthalat yaygınlaştırılmıştı;  uçak fabrikaları, lokomotif fabrikaları bu dönemde tencere atölyesine dönüştürülmüştü.

1954 yılında ise Amerika ile Askeri Kolaylık Anlaşması yapıldı.  Bu anlaşma ile ülkemizde İncirlik başta olmak üzere birçok Amerikan üssü açılmıştı. Anlayacağınız Amerikan çengellinin temeli İsmet İnönü ile başlamış ve Adnan Menderes ile yapı taşları döşenmişti.

Ülkemizde yapılan bütün darbelerinde birçok ülkede yapılan darbelerde olduğu gibi Amerikan etkisi vardı. Adnan Menderes girdiği Amerikan bağımlılığından kurtulmak istiyordu. Amerika, hedef seçtiği ülkelerde kendi politikalarını uygulayacak kişiler bulurdu. Bu kişilerle işi ne zaman biterse o zaman bir yolunu bulup kağıt gibi kullanıp atardı.

 Menderes, 1959'da Amerika'nın isteklerine karşı çıkmaya başladı ve SSCB'ye yanaşmaya karar verdi. Ama Amerika, yerli işbirlikçilerini devreye soktu.  39 Subayın yaptığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile indirildi. İdam edildi.

Emperyalizmin bir kez elini tuttuğunuzda, o bırakmadan bırakmazdı elinizi. Bu yüzden hiç yaklaşmamak lazımdı. Ateşe hiç yanaşmamak tek çözümdü.

 Çekiç güç bir çıban başıdır. Ülkene girince yayılır. Kökünü kurutmadan temizleyemezsin. Ucunu koparmak yetmezdi. Kökünü kurutmak gerekiyordu.

 27 Mayıs Darbesi'nde Amerikan etkisi kuşkusuzdu; ama ilk kez sonuçları Amerika'nın istediği gibi olmamıştı. 1961 Anayasası hazırlamıştı. Bu anayasada araştırma, bilim ve teknik destekleniyordu. İlk kez bu dönemde tüm üniversitesiteler bağımsız olmuştu. 1980 darbesiyle kurulacak olan bir YÖK kurumu yoktu. Bilimin önü idari anlamda kesilmemişti. İlk kez Anayasa Mahkemesi teşekkülü oluşturuldu. Anayasal haklar genişletildi. İşçilere grev, işverenlere lokavt hakkı tanınmıştı. TRT'nin hiçbir özerkliği yoktu. Bağımsızdı. "Ulusal Egemenli" vurgusu vardı, "Ulusal Bağımsızlık" kavramları vardı ve içi doluydu. Daha bunun gibi birçok içerik vardı. Bu oluşumdan tüm halkımızın etkilenmemesi ne mümkündü.

1960'ların başında Amerikan sömürüsüne karşı milli bir bilinç oluşmaya başlamıştı. Halk ve askerler içinde Amerikan karşıtlığı vardı. Bunlar olurken 1963 Noel'inde Kıbrıs'taki Türkler, Yunan tüfeklerinden çıkan Amerikan ve EOKA kurşunları ile bir bir katlediliyordu. Keza Noel gecesi bir askeri doktorunuzun iki masum küçük çocuğu ve eşinin katledilmesinin yarattığı dehşet, Türkiye'de infiale yol açtı. Bu sırada başbakanlık İsmet İnönü'nün eline geçmişti. Halkın baskısı ve Amerikan karşıtı askerlerin etkisi ile Amerika'ya:  "Ada'ya müdahale gerekiyor. Kıbrıs'ta katliam var. Ada'ya asker ve silah ile savunmak istiyoruz", diye telgraf çekildi. Ama devamında olan oldu. Sen misin Ada'ya operasyon yapmak ha! Amerikan hükümeti, Milli Şef'e ! önceki 1947 tarihli yardım anlaşmasının içindeki maddeyi hatırlatılmak ve Türkiye'nin kulağını çekmek için 5 Haziran 1964 günü ünlü Johnson Mektubu yolladı. Ne demişti Başkan Johnson? Tam metni öğrenmek herhangi bir siteden bakın; sözgelimi:
 http://www.akintarih.com/turktarihi/cumhuriyetdonemi/johnson_mektubu/johnson_mektubu.html

 Ulusal onurumuzu hiçe sayan Johnson mektubunun özünde kısaca söylemek lazımsa: 1947 yılında Bizden aldığınız araç, silah, uçak ve bilumum mühimmat ile Kıbrıs'a harekat yapamazsınız. O verilenler Amerikan Başkanı'nın onayı olmadan kullanılamaz. Altına attığınız anlaşmaların içeriğini Biz; Size okumayalım. Olaki öyle bir hata yaparsanız karşınızda NATO ve Amerika'yı bulursunuz...." Durum buydu. Mektubun sonunda aynen şu cümleler geçiyordu: "...Kaldı ki bir saldırıda Amerika'nın temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız.... Böyle bir harekât, onbinlerce Türk'ün katline neden olur. Bunları Sizinle başbaşa tartışmak isterdim; ama görevimden ayrılmıyorum. Eğer Siz gelirseniz memnuniyetle karşılarım."

Bu mektup yazılışından 2 yıl sonra açıklanacaktı. İsmet İnönü, 21 Haziran 1964 günü Amerika'ya gitti. Başkan Johnson uçağını yollamıştı. Johnson, İsmet Paşa 'ya Beyaz Saray'da Türkiye'nin semadan çekilmiş bir fotoğrafını göstererek, "Görüyorsunuz, bahçenizde gezerken bile Sizi görebiliyoruz. " dedi. Johnson İsmet Paşa'ya şunu demek istiyordu : "Sakın ola Bana danışmadan adım atma, 24 saat gözlem altındasın. Her istediğinizi yapamazsınız. "demek istemişti.

 Evet gerçek şuydu ki Mustafa Kemal'in ülkesi Onun arkadaşı İsmet Paşa'nın izlediği Amerikancı politikanın esiri olmuştu.

İsmet Paşa Amerika'nın istediği gibi Ada'ya harekât yapılmasına izin vermedi. Ne yapsa anlamsızdı. Amerika da artık gözden çıkarmıştı. İsmet İnönü koltuğu kaybederken,  Amerikan çengellinin ne menem kötü bir şey olduğunu şu cümlesi ile kabul etti. Tarihe acı notunu düştü: "Ben Amerika'nın sorumluluğuna inanıyordum, meğerse yanılmışım."

Beyaz Saray'dan dönüşte bu cümleyi kurmuştu. Ama iş işten çoktan geçmişti. Yerine Amerika'nın güvenini kazanmış olan Süleyman Demirel geçmişti bile. Ardından  Bülent Ecevit....

Bülent Ecevit, 1954 yılının Ekim ayında nedeni bilinmez eğitim açılışı çalıştayı için ABD'nin davetlisi olarak 1ay kadar gazeteci sıfatıyla Amerika'da kaldı. 1957 yılında da Rockfeller Bursu ile Amerika'da eğitim gördü. Rockfeller denilen hayırsever kişi Ulusal bağımsızlık hareketlerine ve Türkiye'ye  karşıtlığı ile bilinen milyoner kodamandı.

Ecevit'in başa geçtiği dönemde Kıbrıs olayları artmıştı. Rumlar Amerika'nin Türkiye'ye 1964 Johnson Mektubu ile verdiği ayara güveniyor ve taşkınlık ve katliamlarını artırıyordu. Ecevit, bu konuda Batılı güçlerin yardımını istemeyi tercih ederken; Erbakan ise hiçbir Batılı gücün Kıbrıs'taki zulmü durdurmayacağını ve tek çözümün Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu savundu. Buna rağmen Ecevit İngiltere'ye görüşmeler için gitmişti.

Erbakan, Ecevit'i uğurlar uğurlamaz daha havalimanında Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve bazı komutanlarla Kıbrıs konulu kritik bir toplantı yapar. Erbakan bu tarihi toplantıda Kıbrıs Zaferi için düğmeye basar ve hatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin çıkartma yapacağı günü ve saati dahi belirler. Erbakan, şöyle der; “Çıkartma önümüzdeki Cuma günü sabahı başlasın. Nasıl olsa İngilizler taleplerimizi ret edecekler, biz beyhude vakit kaybetmeyelim, Cuma sabahı mübarek sabahtır." Bu açık teklif karşısında heyecanlanan Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar; “Allah sizden razı olsun. 13 senedir haysiyeti Makarios tarafından rencide edilen bir ordunun kumandanıyım. Bu günleri de Allah bize gösterdi." demişti. Komuta kademesi hazırdır harekâta.

 Ecevit daha Londra'da iken Erbakan Kıbrıs'a çıkartma emrini verir. Ecevit İngiltere'de umduğunu bulamadan geri döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne çıkartma emrinin Erbakan tarafından verildiğini görür. Haberi uçaktan iner inmez öğrenen Ecevit acilen Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırır. Erbakan'ın Başbakan'a vekâlet ettiği sürede çıkartma emri vermesi üzerine Ecevit hükümet bozulana kadar bir daha yurtdışına çıkmamış ve Erbakan'a Başbakanlık vekâletini vermemiştir. Ülkeye dönüşte yapacak bir şey kalmadığını gören Ecevit, Ordunun gerekli bütün hazırlıkları yapması üzerine Bakanlar Kurulu kararının alınmasına razı olmuştur. Dönemin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise hala "Bu bir maceradır. Katılmamız söz konusu değildir” demişti. Şu denilebilirdi ki 1938 yılından sonra ilk kez bir kaç aylığına Erbakan ile gururlanmıştık. Ama çok kısa sürmüştü. Sonuçta  Erbakan ve Ecevit ile Kıbrıs'a başarılı bir harekat yapılmıştı.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Amerika Bizi ambargo ile 3 yıl cezalandırmıştı. Keza parasını ödediğimiz malzemeleri bile vermemişti. Her şeye ve herkese rağmen  1978 yılında ulusal savunma tezini ortaya atıyor; araştırma, bilim ve teknik adına olumlu çalışmalar yapılıyorduk, ayrıca emperyalizmin Türkiye'nin en büyük düşman olduğu da halk tarafından da dillendiriliyordu. Amerika buna izin verir miydi?  Amerikan hükümeti yerli işbirliklerini devreye sokarak birdenbire ülkede karışıklıklar çıkarmaya başladı. Sahte bir sağ oluşurken karşısına sahte bir sol çıkarıldı, sahte laik -anti laik, açık karşısına kapalı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni derken ülke yangın yerine dönmüştü bile. Halkımız;  komünizm, faşizmin, anti-laiklik gibi daha ne olduğunu bilmediği içi boşaltılmış, dışarıdan ithal kavramlar ile karşı karşıya getirilmişti.  Dışarıdan ayarlı olaylarla halkımız Amerika'yı  değil de kendini kendine düşman ilan etmişti. Kime karşı yine kendine karşı. Kardeş kardeşe saldırıyordu şusun,  busun diyerek.

Bu esnada yöneticiler de değişiyordu. Ecevit'ten sonra tekrar başa Süleyman Demirel geçmişti. Süleyman Demirel kimdi? 1954 yılında kurulan Dwight D. EİSENHOWER vakfının burs verdiği ilk yabancıydı. Keza 13 Şubat 1963 günü Newyork Time Demirel için şunları yazıyordu: "Demirel Türkiye'nin siyaset ufkunda yeni bir yıldızdır...Mr. Demirel Eisenhower bursuyla bir zamanlar Amerika'da eğitim yapmış, olağanüstü zeki bir mühendistir."

 Sonunda film koptu. Kenan Evren gibi Amerika'nın  ayarlı adamlarının öncülüğünde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi ile önce o özgürlükçü 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı, ardından TRT 'nin özerkliği tekrar getirildi, Üniversitesilerin bilim üretmesini idari anlamda kısıtlama yetkisi alan YÖK kuruldu. İşçilerin ve işverenlerin hakları ellerinden alındı. Birçok  Amerikan karşıtı vatansever örgütler ve kişiler bir bir ortadan kaldırıldı. Birçok vatansever insan faili meçhullerle ortadan kaldırıldı. Meydan Amerikan ideoloji ile dolu yerli işbirlikçilere kalmıştı.

Amerika darbeden sonra Amerikan politikalarına karşı ters hareket etmeyen birini aramaya başlamıştı. Nihayet bulunmuştu : Süleyman Demirel'in parlattığı Turgut Özal. Özal'ın tercih edilmesinde Amerikan diplomat ve Türkiye Büyükelçisi Hupe ile konuşmasındaki şu sözleri etkili olmuştu : "Kapıları sonuna kadar alacağız. İsteyen istediği yere yatırım da yapacak, toprak da alacak, ticaret de yapacak. Serbest piyasanın olmadığı yerde demokrasi de olmuyor. Ancak serbest piyasa ve rekabet anlayışı gelişirse demokrasi de gelişir. Bakın Batı'da serbest olmayan demokrasi var mı? Bu dediklerimiz gerçekleşirse Türkiye Ortadoğu'nun Amerikası olur." bu sözleri söyleyen Turgut Özal böylece Amerikan vizesini almıştı. Neden Amerika oluyorduk da bir bağımsız Türkiye olamıyorduk. Türkiye'yi tam anlamıyla Amerika'nın dümen suyuna girmesin yolu açılmış olur. İsmet İnönü ile Amerika'nın uydusuna bağlanma süreci  Adnan Menderes ile artarak devam etmiş olup Süleyman Demirel ve özellikle Turgut Özal ile ileri bir boyut kazanmıştı. Turgut Özal ile serbest piyasa ekonomisi, inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Tüketim kültürü arttı. Üretim hafif sanayiye dönüştü...

IMF'in istediği Turgut Özal ile çıkarılan 24 Ocak 1980 Kararları 19 yıl boyunca kesintisiz uygulandı. Ardından Tekrar başa geçen Bülent Ecevit IMF'den borç alma karşılığında istenilen  9  Aralık 1999 Kararları'nı devreye soktu. Biri bitiyor biri başlıyordu. Türkiye'yi yarı sömürge yapmak yolundaki bu kararlar için Ecevit : "Ekonomide yüzyılın son mucizesini yaşıyoruz." diyordu. Ama öyle olmadı. 1 yıl içinde 5 banka battı, batan bankaların borcu IMF'den alınan krediler ile kapatıldı. Tarım yapılan destek durduruldu, tarımsal üretim azaldı. Sanayi yatırımları kısıtlandı. Hafif sanayi üzerine çalışmak ağırlık kazandı.İthalattaki vergiler düşürüldü, hatta sıfırlandı. İhracat vergileri artırıldı. Yerli üretici daha fazla vergilere maruz kalıp daralma ve üretimi azaltma yoluna gitti. İşsizlik çoğaldı. Yoksulluk arttı. Uluslararası şirketler birdenbire dolar kurundaki değişimle büyük kârlar elde ederken, yerli esnaf, üreticilerimiz borca battı. Görüldüğü üzere Koalisyon üyeleri ve Karaoğlan Türkiye'nin 3. bin yıla  kara bir leke ile girmesini sağlıyordu. Keza 27 Aralık 2000 günü Ecevit, bu kararların alınması karşılığında alınan ve ulusal varlığımıza zincir vuran bu IMF Kredisi için :

"Son ekonomik krizden sonra şimdiye kadar hiç alışık olmadığımız kadar cömertçe dış yardım geldi."demişti.

 Öyle diyordu ama; IMF ve Dünya Bankası'nın kurulduğu günden beri elini uzattığı hiçbir devlet ekonomik istikrara kavuşamamış; bilakis büyük iktisadi çöküşler yaşamıştı. Büyük borçlar ve faizler ile ulusal parçalanma süreçleri içinde çırpınmış ve dışa bağımlılığı artmıştı. Tarih yanıltmaz. Tarihte aynı nedenler aynı sonuçları verirdi. Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktı. IMF ve Dünya Bankası gibi dışardaki uluslararası finans kuruluşlarından hâyır beklemek, Onların önerileri ile iktisadımızı şekillendirmek, ulusal bir iktisat politikası yapmamak 1938 gününden itibaren yapılan ve ulusal varlığımızı etkileyen yanlışlardı. Tarih tekerrür ediyordu.

 Her gelen Türkiye'nin gücüne inanmamış ve Amerika'nın yardımına, Birleşik Devletlere bağlı IMF ve Dünya Bankası'nın desteğine bel bağlamıştı. Bunların yardımı ve desteği ise sömürü hapının şekere bulanıp yutturulmasını amaçlayan bir rüşvetti.

Tarihimizi ancak oculuk-buculuk yapmadan olay ve olguların neden -sonuç ilişkisini kurarak, gerçekten tetkik ederek öğrenebiliriz. Buradan şunu görmeliyiz ki emperyalizm ulusları ve devletleri yakan büyük bir ateştir ki yanmamanın tek yolu ya o ateşe hiç bulaşmamak ya da bir su olup onu söndürmekti.

IMF VE BAĞIMLILIK

Ekim 1999 ayında Başbakan Bülent Ecevit, Ünlü ABD gezisinde (amaç Dünya Bankası ve IMF'den ağır imtiyazlar vererek de olsa borç almak)Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn'dan randevu talep etti.  Wolfensohn ise randevu yerini Bankanın Vaşington'daki merkez binası gösterdi. Bu davranış diplomatik bir  sıkandaldı ve ülke saygınlığı adına trajediydi. Amerikalı Senatör Joseph Biden, merkez binada herkesin gözü önünde Ecevit'e : "Siz Amerika'ya muhtaçsınız; ancak Amerika'nın Size ihtiyacı yok. Kredi ihtiyaçlarınızın olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununu çözün, istenilenleri yerine getirin, Size yardımcı olalım. Aksi taktirde hiçbir yere varamazsınız."dedi.1

Atatürk'ten sonra gelinen noktayı  Bülent Ecevit'in kendisine karşı yaptırdığı saygısızlık, küçük düşürme ve aşağılama net gösteriyordu. Atatürk'ün dışarıdan yardım ve borç almadan kendin kendine büyüme ilkesi çöpe atılmıştı. Öyle ki Atatürk Devlet idaresinde bağımlılık doğuracak hiçbir anlaşmaya ve taahhüde girmemiş ve girilmesine de izin vermemişti.

Hatta bu anlamda 1921 yılında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Ankara'ya danışmadan Lozan'da kendi kafasından İngiliz ve Fransız hükümetleri ile imtiyaz sözleşmeleri imzalamıştı. Bunu öğrenen Atatürk, Bekir Sami Bey'in yaptığı tüm imtiyaz sözleşmelerini geçersiz saymış ve Bekir Sami Bey'i Bakanlıktan el çektirmişti. Ayrıca yaşamı boyunca Bekir Sami Bey'e hiçbir görev vermemişti. Çünkü bağımlılık beraberinde itibarsızlaştırmayı da getirirdi. Ülkenin uydu bir devlete dönüşmesine de hizmet ederdi. Keza bu konuda şunları söylüyordu : "Dışarıdan insaf ve yardım dilenmek gibi bir ilke yoktur. İnsaf ve yardım dilenciliğiyle ulus ve devlet işleri görülmez. Millet ve devletin onuru ancak bağımsız olmak ile sağlanır."2  Durum buymu.

Atatürk 'ten sonra her gelen ocu-bucu farketmez kendi içinde dışarıya bağlı kalmadan büyüme ve bağımsız kalma prensibini görmek istenmedi, kolay olanı seçti: İnsaf ve Yardım.

1- 01.10.1999, Hürriyet.

2- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul Yay., 3. Cilt, 1974, s.1638

Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?

TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...