TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ:
HAŞİMİ OĞULLARI. BU BÜYÜK AİLE ÖZ BE ÖZ TÜRK AİLESİDİR.
HZ. MUHAMMED TÜRK KÜLTÜRÜNDENDİR. HZ. ALİ TÜRKTÜR VE BU KÜLTÜRDENDİR. PEYGAMBERİN BABASI, DEDESİ, AMCASI, TÜRK KÜLTÜRÜNÜN BİR PARÇASIDIR.
BATILILAR NASIL TÜRK KÜLTÜRÜNDEN OLANA TÜRK DEĞİLİLER DEMİŞLER İSE ORTADOĞULULAR DA AYNI ŞEKİLDE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ AĞIZLARINA ALMAK İSTEMEMİŞLERDİR.
YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİMİZ İSE HERKESİ TÜRK YAPIYOSUNUZ LAFINI İCAT EDEREK DOĞRUYU SAPTIRMAK NOKTASINDA DÜŞMANLARDAN FARKLARI KALMAMIŞTIR.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK,
Türk Tarih Kurumu’nun 1932 yılındaki kurultayında heyet üyelerine “İyice araştırırsanız PEYGAMBERİMİZİN TÜRK olduğunu İSPAT EDEBİLİRSİNİZ.” diyordu.
Araştırmacı yazar Muharrem Kılıç, Atatürk’ün bu sözünün izine düşmüş ve Toplumsal Çözüm Yayınları arasından çıkan “Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed” adlı kitabında konuyu etraflıca incelemiştir.
Sözde dindarlık adına Türk düşmanlığı yapan yobazların bunları iyice öğrenmesinde yarar vardır.
HZ. MUHAMMET’İN SOYU
Hz. Muhammet Mekke’nin Haşimioğulları sülalesinden gelmektedir. Haşimiler İslamiyetten önce Kabe’nin muhafızlığını yapan sülaledir. Hz. Muhammet’in dedesi Abdülmuttalip’in babası Haşim bin Abdimenaf da bir Kabe muhafızıdır.
SÜMER TÜRK’Ü HZ. İBRAHİM
Tarih öncesi çağlardan beri kutsal sayılan Kabe bir Sümer din adamı olan Hz. İbrahim tarafından onarılmış hatta bazı kaynaklara göre inşa edilmiştir. Hz. İbrahim sonrası Kabe’yi koruma görevi de hep İbrahim soylu sülalelere verilmiştir.
KABE MUHAFIZLIĞI ÇEKİŞMESİ
Cahiliye döneminin Arap dünyasında Kabe, hem dini hem de ticari açıdan fevkalade önem taşıyordu. Mekke’nin iki büyük sülalesi de bu fevkalade önem arz eden yapıya muhafız olmak ve onun nimetlerinden nasiplenmek için kıyasıya mücadele ediyordu. Haşimiler ve Umeyye oğulları yani Emeviler... Ancak iki grup arasında önemli bir fark vardı. Haşimiler Kabe’nin ilahi yönüyle ilgiliyken Emeviler Kabe’nin getirilerinden faydalanmanın peşindeydi. Emevilerin Kabe’nin muhafızlığına talip olması üzerine bir hakem heyeti tayin edilerek Haşim bin Abdimenaf ile Emevilerin reisi Ümeyye bin Abdişems arasında bir “şeref müsabakası” tertip edilir. Seçilen hakem heyeti bu müsabakada Haşim’i üstün ilan ederek Umeyye bin Abdişems’in tazminat ödeyip Mekke’den uzaklaştırılmasına karar verir. Umeyye bin Abdişems de bunun üzerine Mekke’yi terk eder ve daha sonraki yıllarda Emevi hanedanının temellerinin atılacağı Şam’a yerleşir.
Bir hakem olayıyla başlayan Haşimi-Emevi yani Türk-Arap düşmanlığı yaklaşık 150 yıl sonra bir başka hakem olayıyla iyice alevlenecektir. Hakem kararıyla şeref müsabakasını kaybeden Umeyye bin Abdişems’in intikamını, Haşimioğlu Hz. Ali’den halifeliği hakem kararıyla ele geçiren Muaviye alacaktır. Hz. Muhammet’in torunu Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği de Yezit tarafından reddedilmiştir. Bugünkü Suud sülalesi de Muaviye soyundan gelmektedir.
ARAP-I MÜSTAĞRİBE
Arap kaynaklarında Hz. Muhammet ve ailesine “Arap-ı Müstağribe” yani sonradan Araplaşmış denilmektedir. Yine Hz. Muhammet bir başka hadisinde “Arap benden ama ben Arap’tan değilim.” demektedir.
Başka bir nakilde de şu anlatılmaktadır: “Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm.” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed, Arapça konuş.” dediler. Yüce Peygamber “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in diliyle konuşuyorum.” diye yanıt verdi.
KAŞGARLI MAHMUT
Kaşgarlı Mahmut, Divanu Lügattit Türk adlı eserinde Hz. Muhammet'in şu hadisini aktarmaktadır:
"Ey Araplar! Türk Dili'ni öğreniniz çünkü Türklerin Araplar üzerinde çok uzun sürecek bir hakimiyetleri vardır."
HZ. MUHAMMET’İN AMCASI EBU TALİP’İN KASİDESİ
Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip’in yanına gelmişler ve ona ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Hz. Muhammet’in amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
“Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor
Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler
Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz
İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk edeceğiz
Ne de buralardan Türk yurtlarına gideceğiz.”
Ebu Talip’in bu şiirinde Türk sözcüğünün yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” boyundan söz etmesi oldukça önemlidir. Araplar Hz. Muhammet’in yalnızca milliyetini değil soyunu sopunu da çok iyi bilmektedir.
HZ. MUHAMMET’İ MEDİNE’YE DAVET EDEN TÜRKLER
Hz. Muhammet’i Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri de Sümer asıllı idiler. Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. Akabe biatında “Muhammed bizdendir.” demişlerdi ve Hz. Muhammet’ten “Kanınız kanımdır.” yanıtını almışlardı.
HAŞİMİLERİN YARDIMCISI SUREYCİLER
Haşimilerin bu muhafızlık görevinde en önemli yardımcıları, yine kendileri gibi Hz. İbrahim’in soyundan gelen bir başka kabile olan Sureyc oğulları idi. Savaş sanatlarında, demircilikte ve özellikle de kılıç yapımında usta olan bu insanlar, Emeviler’in en fazla çekindiği, diş geçiremediği gruptu. Sureyciler, Hz. İbrahim’in yine Türk olan Kantura adlı karısından türemişlerdir. Hz. Muhammet’in de Kantura oğulları ile ilgili şöyle bir hadisi de mevcuttur: “Kantura oğullarına ilişmeyiniz. Mürüvvet, nimet ve saltanat onların olacaktır.”
OSMAN BİN TALHA’NIN KILICINDAKİ TÜRK DAMGASI
11 Ocak 630’da Hz. Muhammet Mekke’yi fethetmiş, sıra Kabe’nin putlardan temizlenmesine gelmiştir. Müslümanlar ve sahabe Kabe’nin önünde bu tarihi ana şahit olmak üzere toplanmışlardır. Ancak Kabe’nin kapısı kilitlidir ve anahtarı Osman bin Talha’dadır. Kabe muhafızlığı yapan Osman bin Talha da Süreyc kabilesindendir. Osman bin Talha’nın kılıcı bugün Topkapı Müzesi’nde Kutsal Emanetler Dairesi’nde Hz. Osman’ın kılıcı olarak sergilenmektedir. Kılıcın üzerindeki Türk damgası ise gayet açık biçimde görülebilmektedir. Kılıç, Kabe muhafızı Osman bin Talha’dan halife Osman’a geçip Emevileri takiben Abbasi iktidarında Hoca Ahmet Yesevî’ye emanet edilmiştir. Daha sonra da Şeyh Edebali’ye gelmiş ve Osman Gazi’ye teslim edilmiştir.
MEVALİ-HÜR MÜSLÜMAN AYRIMI
Emeviler, Arap Müslümanları “hür” Arap olmayan Müslümanları ise “mevali” yani kast sisteminde köleden de aşağı olan parya olarak nitelendirmiştir. Emeviler, kendi kontrollerindeki İslam devletinde mevali olarak niteledikleri Arap olmayan Müslümanların görev almalarını engellemiş ve hatta imamlık dahi yapmalarına yasak getirmişlerdir.
ARAP EMEVİLERİN KATLETTİĞİ TÜRK SAHABELER
Hz. Muhammet’in dört gözde sahabesi Hz. Ali, Selman, Mikdat ve Ebu Zer’dir. Bunların hiçbiri Arap değildir ve hepsi Emevilerce katledilmiştir.
ANITKABİR’DE AĞLAYAN ÜRDÜN KRALI
Türk soyundan geldiğinin bilincinde olan Haşimoğulları sülalesinden Ürdün Kralı II. Abdullah, Anıtkabir ziyareti sırasında gözyaşlarını tutamayarak ağlamıştı.
İzlemek için tıklayınız: http://www.youtube.com/watch?v=9MkMaxqMjsk
Y-DNA ÜZERİNDEN GEN ANALİZİ
Peygamber soyuna dayanan yazılı soyağacı bulunan Haşimoğulları sülalesinden Ürdün kraliyet ailesinden adı saklı tutulan fakat II. Abdullah olduğunu tahmin ettiğimiz kişinin DNA'ları incelenerek test sonucu J1c3d haplogrubu (L147.1 pozitif) olarak belirlenmiştir. J1 haplogrubu Sümer Türklerine ait bir genetik özelliktir.
HZ. MUHAMMET’İN CENAZE TÖRENİNE 17 KİŞİ KATILDI
Hz. Muhammet öldüğünde cenazesi gömülmeden üç gün bekletilmiş ve cenaze henüz ortadayken Halifelik çekişmesi başlamıştır. Arap Emevilerin desteklediği Ebubekir’in halife seçilmesiyle yalnızca 17 kişinin katılımıyla cenaze namazı kılınan Hz. Muhammet, öldüğü odaya ölümünden üç gün sonraki geceyarısında gömülmüştür.
KURAN-I KERİM’DE HALİFELİK KURUMU YOKTUR
Halifelik devlet başkanlığıdır ve Kuran’da dini anlamda böyle bir kurum yoktur. Osmanlı’nın askeri açıdan en güçlü olduğu dönemlerde bile yeryüzünde bütün Müslümanların lideri olduğunu iddia eden birden çok Halife olmuştur.
HALİFELİK EMEVİLERDE
Umeyye oğullarının akrabası Ebubekir’den sonra devlet başkanlığı (Halifelik) yine Arap Emevilerden Ömer ve Osman bin Affan’a geçmiştir. Hz. Muhammet gibi Türk soylu Haşimoğullarından Ali’nin Halifeliğe gelmesi Arapları hiç mutlu etmemiş ve neticede Muaviye ile egemenlik yeniden Türk olan Haşimi oğullarından Arap olan Umeyye oğullarına (Emevilere) geçmiştir.
MESELE SÜNNİ-ALEVİ MESELESİ DEĞİL TÜRK-ARAP ÇEKİŞMESİDİR
Gerek Hz. Muhammet gerekse Hz. Ali döneminde Sünnilik-Alevilik gibi kavramlar yoktur. Müslümanlık bölünmemiştir. Tarihsel olaylar ve özellikle de Yavuz Sultan Selim’in Arap Emevi zihniyetiyle tavır alması bugünkü Sünni-Alevi ayrışmasını doğurmuştur. İşin kökündeki asıl mesele ise Türk-Arap çekişmesidir.
ARAPLARIN TÜRK DÜŞMANLIĞININ TARİHİ KÖKLERİ
Yukarıda anlattığımız üzere Haşimi-Emevi çekişmesi Arapların Türk düşmanlığının kökünü oluştururken bir başka neden ise Cengiz Han ve Hülagü Han dönemlerinde Türklerin Araplardan aldığı intikamdır. Arapların Orta Asya istilası Türklerin kendi aralarındaki egemenlik çekişmesi dönemine denk gelmiş ve Araplar tarafından Orta Asya’da büyük bir Türk katliamı yapılmıştır. Daha sonra Göktürk soyundan gelen Cengiz Han’ın Moğolları da egemenliği altına alarak kurduğu Cengiz İmparatorluğu döneminde ve onun devamı olan Hülagü Han’ın liderliğinde Araplara iki kez büyük saldırı düzenlenmiş ve çeşitli kaynaklara göre 1-1,5 milyon Arap kılıçtan geçirilmiştir.
ATATÜRK’ÜN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NI KURMASININ EN ÖNEMLİ NEDENİ
Bu tarihsel süreç içinde Alevi-Hanefi olarak mezhepleşen Müslüman Türklerin İslam algılarının tek potada birleştirilmesi
ni sağlamak Atatürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmasındaki en önemli amacı olmuştur.
ATASEN.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURUMSAL BİLGİ TARİH KÜLTÜRÜ EĞİTİMCİLER BİRLİĞİ :TÜRKİYE TARİH CEMİYETİ
https://m.facebook.com/turkhars/about/?_rdr https://turkhars.blogspot.com.tr/?m=1
4 Eylül 2019 Çarşamba
İngiliz Ajanı Mustafa Sağir
Resmini gördüğünüz kişi, 24 Mayıs 1921 tarihinde, Ankara Karaoğlan Meydanı’nda (bugünkü Ulus) idam edilen İngiliz casusu Mustafa Sagir’dir.
Mustafa Sagir, işgal ve milli mücadele yıllarında, önce İstanbul’a gelmiş ve kendisini Hint müslümanlarının temsilcisi olarak tanıtmış bir kişidir. İstanbul günlerinde; milli mücadelecilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, fakir ve düşkünlere çeşitli yardımlarda bulunmuş, hatta güven kazanmak adına, kaldığı binanın girişine, “uhuvvet-i islam cemiyeti” diye bir yazı dahi asmıştır.
Kurduğu tiyatronun daha da güzel sahnelenmesi için, İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından düzmece bir planla 18 gün hapise atılmış, bu sayede mağduru oynayarak, millici çevrelerin güvenini daha fazla kazanmıştır.
İstanbul’dan sonra Ankara’ya geçmiş, hatta Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, Hint Müslümanlarının topladığı 3 milyon altını, en kısa zamanda Ankara Hükümeti’ne ulaştıracağının haberini vermiştir.
Ankara günlerinde Mehmet Akif Ersoy’un evinde kalmış ve tüm görüşmelerini ve mektuplaşmalarını burada yapmıştır. Eski bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Mehmet Akif, Mustafa Sagir konuşmalarından şüphelenip, mektuplarındaki satır aralarının fazla geniş olmasınada dikkat edince, konuyu istihbarat birimlerini iletmiştir.
Ele geçirilen mektupları özel ilaçlı bir su ile inceleyen kimyager Avni Refik Bey, satır aralarına gizli mürekkep ile yazılmış şifreli yazıları ortaya çıkarır. Mustafa Sagir’in casusluğu gün yüzüne çıkmıştır. Kendisi de reddetmez. Şehzadeler arasında Milli Mücadeleye desteği olanları, gizli şekilde Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti’ne yardımda bulunanları İngilizlere bildirdiğini, ve hatta imkanını bulunca Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenleyeceğini itiraf eder.
Yargılandıktan sonra, idam sehpasında dahi İngiltere’ye ve majestelerine bağlı kaldığını söyledikten sonra, idamı gerçekleştirilir.
Bundan 100 yıl önce, veya daha da eskiye gidersek, ya da günümüze dönersek karşılaştığımız sorun aynı değil mi?
Milletimizi en hassas yerinden, din üzerinden yönlendirmeye çalışanlar yok mu? Dün temiz bir müslüman rolünde yanaşır, bugün bir cemaat şeyhi hoca olarak.
Bu yüzden bizi bekleyen önemli bir görev, her Müslümanım diyeni Müslüman, her hocayım diyeni de mürşid bellememektir. Çünkü dinimize en çok zararı, yine dinimizi sahiplenen-çıkarlarına göre kullananlar vermiştir.
Mustafa Sagir, işgal ve milli mücadele yıllarında, önce İstanbul’a gelmiş ve kendisini Hint müslümanlarının temsilcisi olarak tanıtmış bir kişidir. İstanbul günlerinde; milli mücadelecilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, fakir ve düşkünlere çeşitli yardımlarda bulunmuş, hatta güven kazanmak adına, kaldığı binanın girişine, “uhuvvet-i islam cemiyeti” diye bir yazı dahi asmıştır.
Kurduğu tiyatronun daha da güzel sahnelenmesi için, İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından düzmece bir planla 18 gün hapise atılmış, bu sayede mağduru oynayarak, millici çevrelerin güvenini daha fazla kazanmıştır.
İstanbul’dan sonra Ankara’ya geçmiş, hatta Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, Hint Müslümanlarının topladığı 3 milyon altını, en kısa zamanda Ankara Hükümeti’ne ulaştıracağının haberini vermiştir.
Ankara günlerinde Mehmet Akif Ersoy’un evinde kalmış ve tüm görüşmelerini ve mektuplaşmalarını burada yapmıştır. Eski bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı olan Mehmet Akif, Mustafa Sagir konuşmalarından şüphelenip, mektuplarındaki satır aralarının fazla geniş olmasınada dikkat edince, konuyu istihbarat birimlerini iletmiştir.
Ele geçirilen mektupları özel ilaçlı bir su ile inceleyen kimyager Avni Refik Bey, satır aralarına gizli mürekkep ile yazılmış şifreli yazıları ortaya çıkarır. Mustafa Sagir’in casusluğu gün yüzüne çıkmıştır. Kendisi de reddetmez. Şehzadeler arasında Milli Mücadeleye desteği olanları, gizli şekilde Milli Mücadele ve Ankara Hükümeti’ne yardımda bulunanları İngilizlere bildirdiğini, ve hatta imkanını bulunca Mustafa Kemal Paşa’ya suikast düzenleyeceğini itiraf eder.
Yargılandıktan sonra, idam sehpasında dahi İngiltere’ye ve majestelerine bağlı kaldığını söyledikten sonra, idamı gerçekleştirilir.
Bundan 100 yıl önce, veya daha da eskiye gidersek, ya da günümüze dönersek karşılaştığımız sorun aynı değil mi?
Milletimizi en hassas yerinden, din üzerinden yönlendirmeye çalışanlar yok mu? Dün temiz bir müslüman rolünde yanaşır, bugün bir cemaat şeyhi hoca olarak.
Bu yüzden bizi bekleyen önemli bir görev, her Müslümanım diyeni Müslüman, her hocayım diyeni de mürşid bellememektir. Çünkü dinimize en çok zararı, yine dinimizi sahiplenen-çıkarlarına göre kullananlar vermiştir.
Kozmografya: Prof. Dr.Ali Yar
TÜRK MİLLETİ 1940'LARDAN
İTİBAREN %99 LUK BİR DİLİMDE
OKUMAYI SEVMEYEN BİR MİLLET
HALİNE GELDİ HELEKİ YAZI BİRAZ UZUNSA..!
AMA BİLİYORUM Kİ HÂLÂ %1 BİLE OLSA
ŞİMDİ PAYLAŞACAĞIM YAZIYI BİR SOLUKTA
OKUYUP BELKİ İLK DEFA BİLGİ SAHİBİ
OLACAK OLAN BÜYÜKLERİM KÜÇÜKLERİM
ARKADAŞLARIM YAŞITLARIM VAR....😊
Yıl 1929..
Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya..
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Atatürk’ün isteği ile yazıldı.
Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?
Hikayesi ise inanılmaz....
“Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır
çaba sarf ediyordum.
Sonunda bir sahafta buldum.
Adı Kozmografya.
Türkiye’deki ilk astronomi kitabı.
İlk baskısı 1929’da yapıldı.
Benim bulduğum ise 1933 baskısı.
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Bu kitap yazılmadan 8 sene önce
Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece
48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor;
savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet
inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar
temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için
öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.
O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu
ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu.
Astronomi nedir, kimse bilmiyordu.
Ama bir kişi bunun önemini biliyordu.
Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının.
Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle
Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır.
Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu.
1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu
ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.
Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani
yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder.
Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.
Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi?
Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir.
Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır.
Kozmografya kitabını görür.
Şu an bende olan kitabı…
Alır inceler.
İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını
görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur?
California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur.
Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.
Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu
Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan
ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır.
Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar.
İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır. İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi
böylesine bir yolcuğa çıkarıyor.
Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın
eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur.
Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?
Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı?
Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi…
İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği…
Atatürk yüzünü bilime dönmüştür.
İstikbal Göklerdedir demiştir.
Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.
Neden mi?
1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins
Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir.
Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?
Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara,
O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun…
En azından
“En Hakiki Mürşit İlim”
ve
“İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.” .
İTİBAREN %99 LUK BİR DİLİMDE
OKUMAYI SEVMEYEN BİR MİLLET
HALİNE GELDİ HELEKİ YAZI BİRAZ UZUNSA..!
AMA BİLİYORUM Kİ HÂLÂ %1 BİLE OLSA
ŞİMDİ PAYLAŞACAĞIM YAZIYI BİR SOLUKTA
OKUYUP BELKİ İLK DEFA BİLGİ SAHİBİ
OLACAK OLAN BÜYÜKLERİM KÜÇÜKLERİM
ARKADAŞLARIM YAŞITLARIM VAR....😊
Yıl 1929..
Lise 3 ders kitabı. Adı: Kozmografya..
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Atatürk’ün isteği ile yazıldı.
Büyük önderdeki öngörüye bakar mısınız?
Hikayesi ise inanılmaz....
“Bu kitabı bulabilmek için uzun zamandır
çaba sarf ediyordum.
Sonunda bir sahafta buldum.
Adı Kozmografya.
Türkiye’deki ilk astronomi kitabı.
İlk baskısı 1929’da yapıldı.
Benim bulduğum ise 1933 baskısı.
Yazarı Ordinaryüs Prof. Dr. Ali Yar.
Bu kitap yazılmadan 8 sene önce
Ankara Hükümeti’nin kasasında sadece
48 kuruş vardı. İşgal güçleriyle, fakirlikle, cehaletle ve hastalıkla mücadele ediliyor;
savaş sonrası Osmanlı’nın borçları ödeniyor, diğer yandan bilimle sanatla Cumhuriyet
inşa ediliyor, fabrikalar yapılıyor, operalar
temsil ediliyor, yurt dışına eğitim için
öğrenciler gönderiliyor, örnek bir ülke yaratılıyordu.
O dönem insanlar dünyanın düz olduğunu
ya da boğanın boynuzları üzerinde durduğunu düşünüyordu.
Astronomi nedir, kimse bilmiyordu.
Ama bir kişi bunun önemini biliyordu.
Dünyada başka örneği yoktur, bir devlet adamının astronomi kitabı yazdırmasının.
Evet, Kozmografya, Atatürk’ün isteğiyle
Ali Yar Bey’e 1929’da yazdırılmıştır.
Gezegenler, mevsimler nasıl oluşur, kara delik nedir, Aristo’dan başlayarak Kopernik’ten Galileo’ya tüm uzmanların düşünceleri, Samanyolu haritasına kadar her şey bu kitaba konulmuştu.
1933’ten başlayarak tüm liselerde zorunlu
ders olarak okutulmuştur ta ki 1979’a kadar.
Kitabın yazarı Ali Yar Bey Mektebi Sultani
yani Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra 1912 Temmuz’unda Paris Yüksek Tayyarecilik Mektebi’nden mezun olur ve dünyanın ilk üç uçak mühendisinden biri unvanını elde eder.
Darülfünun yani İstanbul Üniversitesi’nin o dönem Zeynep Hanım Konağı diye bilinen konakta cebir, astronomi dersleri verir. Atatürk’ün isteğiyle de bu kitabı yazar. Sahaftan gelen tarihi Kozmografya kitabını açtığımda beni bir sürpriz bekliyordu.
Kapağın hemen arkasına kime ait olduğunu gösteren bir isim yazılıydı. 1933’te İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda 275 okul numaralı bir kişiye aittir bu kitap; adı Fahrettin Akbulut. Kim mi bu kişi?
Sonradan önemli bir matematik profesörü olacak Ege Üniversitesi’nde dersler verecek Türkiye’de matematiği gençlere sevdirecektir.
Bir gün Fahrettin Akbulut’un çocuğu evdeki kütüphane rafını karıştırır.
Kozmografya kitabını görür.
Şu an bende olan kitabı…
Alır inceler.
İçinde gökyüzü haritalarının, teleskopların, gezegenlerin ve kainatın fotoğraflarını
görünce astronomiye ilgi duymaya başlar. Sonra ne mi olur?
California Üniversitesi (Berkeley) Matematik bölümünden mezun olur.
Wisconsin Üniversitesi’nde, Michigan State Üniversitesi’nde profesörlüğe kadar yükselir. “Yaşadığımız uzayı tabii Euclid (Öklid) uzayı mı, yoksa onun yalancı kopyası mı?” sorusunun yanıtını arar ve İngiliz Astronomi Profesörü Zeeman’ın 1963’te yaptığı tahmini çözümünü bulmayı başarır.
Bu nedenle de birçok ödüle hak kazanmıştır. Bunlardan biri de TÜBİTAK Bilim Ödülü’dür. Türkiye’nin yetiştirdiği ve dünyaca tanınan Profesör Dr. Fahrettin Akbulut’un oğlu
Prof. Dr. Selman Akbulut matematik ve astronomi alanında yaptığı çalışmalardan
ötürü uluslararası ödüllerle taçlandırılır.
Baba Fahrettin ve oğlu Selman matematik ve astronomi alanında önemli çalışmalara imza atar.
İşte Kozmografya kitabının önemi buradadır. İçindeki 275 okul numaralı lise talebesi Fahrettin’in kitaba karaladığı ismi bizi
böylesine bir yolcuğa çıkarıyor.
Bu kitap, küçük bir çocuğun yani Selman’ın
eline geçmesiyle dünyaca tanınan bir bilim insanına dönüşmesine vesile olur.
Ya bu kitap Atatürk tarafından Ali Yar Bey’e yazdırılmasaydı?
Fahrettin Akbulut bu kitabı İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda okumasaydı?
Sonrasında oğlu Selman bu kitabı görüp astronomiye heves etmeseydi…
İşte Atatürk’ün neden büyük bir insan olduğunun örneği…
Atatürk yüzünü bilime dönmüştür.
İstikbal Göklerdedir demiştir.
Belki de en güzeli nüansı yazdırdığı Kozmografya kitabının içindeki Ay fotoğrafındaki kraterlerdir.
Neden mi?
1956 senesinde Dr. Hugh Percy Wilkins
Ay’daki bir kratere büyük saygı duyduğu Atatürk’ün adını vermiştir.
Ay’da bir kratere Atatürk’ün adının verilmiş olduğunu biliyor muydunuz?
Lütfen bu yazıyı Atatürk’ü anlamayanlara,
O’nun kıymetini bilmeyenlere okutun…
En azından
“En Hakiki Mürşit İlim”
ve
“İstikbal Göklerdedir” sözlerinin somutlaşmış örneklerini gösterebilmiş olursunuz.” .
Eski Türkler
TANRININ TÜRKLERİ
"Ben Kazım Mirşan; Ulukem, Baykal Lena, Altay, Talas, Moğolistan, Başkurdistan, İskiteli, Val Camonica, Anadolu, İsviçre, Etrüsk, Yunanistan, Makedonya, Fransa, Portekiz, Pra Mısır ve İskandinavya yazıtlarını okumakla kalmadım,
Türklerin takvimlerini de ortaya çıkararak bolbolların tarihlerini de tespit ettim, elimden geldiğince erken Türk gramerini de yazdım.Batılı bilginlerin bütün iddialarının aksine bugün dünyada kullanılan alfabelerin hepsinin temeli Türkler tarafından 18 bin yıl öncelerinden beri geliştirilen tamgalara dayanıyor.
Türklerin alfabetik yazıyı geliştirdiği çağlardan daha geç çağlarda Sümerler, Hititler ve çok daha sonraları Çinliler tarafından geliştirilen hiyerogliflerden bir alfabetik yazı gelişmemiştir, çünkü bu çağlarda artık diller kendi karakterlerine kavuşmuş durumdaydı.
Türklerin Avrupa''daki ayak izleri Romanya''daki Attila hazinesi yazıtları, Proto-Bulgar yazıtları, Yunanistan''daki Attika yazıtları, Sırbistan''daki Vinça-Tartaria yazıtları, İtalya ve Avusturya''daki Etrüsk yazıtları, Fransa''daki Glozel yazıtları, Pra-Portekiz yazıtları, Başkurdistan yazıtları ve İskandinavya yazıtları ile ben Türklerin Avrupa''da bıraktıkları ayak izlerini tanıtmış bulunuyorum.
Yani bugünkü Avrupa medeniyetini kuranların yazı yazmasını bilen Türkler olduğu ispat edilmiş durumdadır.
Batı bilginlerinin en büyük hatası Türklerin aşağılanmasına vesile teşkil edecek şekilde, Kül Tigin anıtının M.S. 732''de ve Qanım Kağan yazıtının 734''de dikildiğini kabul etmiş olmalarıdır. Bizans tarihçisi Menander, Kül Tigin''in ölüm tarihini M.S. 575 olarak veriyor. Türük takvimine göre de aynı tarihi elde ediyoruz. Çinli kaynaklardaki tarihler Çin saltanat takvimine göre yazılmıştır.
Bizim bugün kabul ettiğimiz takvime göre değil.
El Taberi, ''Resuller ve Hükümdarlar Üzerine Bilgiler'' kitabında şöyle diyor: ''Ali bin Muhammed''in bildirdiğine göre, Kuteybe, Nizek ile bir anlaşma yaptıktan sonra M.S. 705 yılında Baykent''e doğru yola çıktı.''
Arapların M.S. 707''de Buhara''yı, M.S. 711-712''de Semerkant''ı küçük çapta ordular ile aldıkları da biliniyor."
Çin kaynakları Kül Tigin devrini anlatırken Kore denizinden Hazar denizine kadar uzanan coğrafyada Çin dışındaki bütün devletlerin Türk devletinin boyunduruğu altında bulunduğunu belirtiyor
Nasıl olur da böyle büyük bir hakandan, yani Çinlilerin Sse-kin dedikleri Kül Tigin''den Araplar''ın haberi olmaz ve nasıl olur da bu büyük Türk devleti Arapların, kendi coğrafyasının tam ortasında giriştikleri katliamlara göz yumar?
Ki Türük Bil hakanları hiçbir zaman katliamlara göz yummamıştır.
M.Ö. 517 yılında yazılan yazıtta ilk Türk tarihçisi Önre Bina Başı; ''Bütün Türk Hakanları''nın ülkesini gezdim ve buraya, Türk federasyonunun kuruluşunun 1000.yılını kutlamak üzere geldim'' diyor. Ben bunu okudum; tarih nereye gitti? M.Ö. 1517 yılına gitti.
Oysa bize, ''Sizin tarihiniz Orhun Abideleri ile ve M.S. 734''te başlar'' derler; doğru değil bunlar. Bilimsel olarak doğru değil."
9 Ekim 2
010
Kazım Mirşan
"Ben Kazım Mirşan; Ulukem, Baykal Lena, Altay, Talas, Moğolistan, Başkurdistan, İskiteli, Val Camonica, Anadolu, İsviçre, Etrüsk, Yunanistan, Makedonya, Fransa, Portekiz, Pra Mısır ve İskandinavya yazıtlarını okumakla kalmadım,
Türklerin takvimlerini de ortaya çıkararak bolbolların tarihlerini de tespit ettim, elimden geldiğince erken Türk gramerini de yazdım.Batılı bilginlerin bütün iddialarının aksine bugün dünyada kullanılan alfabelerin hepsinin temeli Türkler tarafından 18 bin yıl öncelerinden beri geliştirilen tamgalara dayanıyor.
Türklerin alfabetik yazıyı geliştirdiği çağlardan daha geç çağlarda Sümerler, Hititler ve çok daha sonraları Çinliler tarafından geliştirilen hiyerogliflerden bir alfabetik yazı gelişmemiştir, çünkü bu çağlarda artık diller kendi karakterlerine kavuşmuş durumdaydı.
Türklerin Avrupa''daki ayak izleri Romanya''daki Attila hazinesi yazıtları, Proto-Bulgar yazıtları, Yunanistan''daki Attika yazıtları, Sırbistan''daki Vinça-Tartaria yazıtları, İtalya ve Avusturya''daki Etrüsk yazıtları, Fransa''daki Glozel yazıtları, Pra-Portekiz yazıtları, Başkurdistan yazıtları ve İskandinavya yazıtları ile ben Türklerin Avrupa''da bıraktıkları ayak izlerini tanıtmış bulunuyorum.
Yani bugünkü Avrupa medeniyetini kuranların yazı yazmasını bilen Türkler olduğu ispat edilmiş durumdadır.
Batı bilginlerinin en büyük hatası Türklerin aşağılanmasına vesile teşkil edecek şekilde, Kül Tigin anıtının M.S. 732''de ve Qanım Kağan yazıtının 734''de dikildiğini kabul etmiş olmalarıdır. Bizans tarihçisi Menander, Kül Tigin''in ölüm tarihini M.S. 575 olarak veriyor. Türük takvimine göre de aynı tarihi elde ediyoruz. Çinli kaynaklardaki tarihler Çin saltanat takvimine göre yazılmıştır.
Bizim bugün kabul ettiğimiz takvime göre değil.
El Taberi, ''Resuller ve Hükümdarlar Üzerine Bilgiler'' kitabında şöyle diyor: ''Ali bin Muhammed''in bildirdiğine göre, Kuteybe, Nizek ile bir anlaşma yaptıktan sonra M.S. 705 yılında Baykent''e doğru yola çıktı.''
Arapların M.S. 707''de Buhara''yı, M.S. 711-712''de Semerkant''ı küçük çapta ordular ile aldıkları da biliniyor."
Çin kaynakları Kül Tigin devrini anlatırken Kore denizinden Hazar denizine kadar uzanan coğrafyada Çin dışındaki bütün devletlerin Türk devletinin boyunduruğu altında bulunduğunu belirtiyor
Nasıl olur da böyle büyük bir hakandan, yani Çinlilerin Sse-kin dedikleri Kül Tigin''den Araplar''ın haberi olmaz ve nasıl olur da bu büyük Türk devleti Arapların, kendi coğrafyasının tam ortasında giriştikleri katliamlara göz yumar?
Ki Türük Bil hakanları hiçbir zaman katliamlara göz yummamıştır.
M.Ö. 517 yılında yazılan yazıtta ilk Türk tarihçisi Önre Bina Başı; ''Bütün Türk Hakanları''nın ülkesini gezdim ve buraya, Türk federasyonunun kuruluşunun 1000.yılını kutlamak üzere geldim'' diyor. Ben bunu okudum; tarih nereye gitti? M.Ö. 1517 yılına gitti.
Oysa bize, ''Sizin tarihiniz Orhun Abideleri ile ve M.S. 734''te başlar'' derler; doğru değil bunlar. Bilimsel olarak doğru değil."
9 Ekim 2
010
Kazım Mirşan
Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
Yozgatlı Kemal Bey;
1919'da İtilaf Devletlerinin başı İngilizlerin ve bunlara çalışan yerli işbirlikçilerin tertiplediği uydurma bir mahkemeyle idam edilen ve Milli Mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasından sonra 1922'de de Milli Şehit yapılarak iade-i itibari verilen Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
"Sevgili vatandaşlarım!
Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet! Yavrularımın tahsil ve terbiyesine yardımcı olunmasını milletimden beklerim. Borcum var, servetim yok. Asil Türk milletine çocuklarımı da emanet ediyorum. Bu kahraman milletin kültüründen olanlar elbette çocuklarıma da bakacaklardır. Babam, Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir.
Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır."
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey.
1-TBMM’nin 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanunla Kemal Bey Millî Şehit ilan edildi.
1.1. Kemal Bey'in eşi Hatice Hanım ve çocuklarına vatanî hizmet tertibinden ömür boyu maaş bağlandı. Ermeniler tarafından terkedilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartman ve 1 ev tahsis edildi. (Belgeleri aşağıda)
Anlaşılacağı üzere Anadolu insanlık düşmanı devletlerin düşman tecavüzlerinden kurtulduktan sonra Yozgatlı vatanperver Kemal Bey'in çocuklarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk sahip çıkmıştır. Meclisten bu hususta yasa çıkartmıştır.
İlkokuldan üniversiteye kadar onca tarih dersi gör; ancak hiçbir şey bilme; sorulduğunda İstanbul'un ne zaman fethedildiğini veya ne zaman ve niçin tekrar işgal edildiğini akıl etme. Umumi tablo bu. Ancak bu ve bunun gibi pekçok şeyi sosyal medyadan araştırarak öğren. Bunların asıl öğrenilmesi gereken yerler burası olmamalı. İnsan üzülüyor.
https://www.facebook.com/Radyo66Yozgat/videos/2589011738934/
1919'da İtilaf Devletlerinin başı İngilizlerin ve bunlara çalışan yerli işbirlikçilerin tertiplediği uydurma bir mahkemeyle idam edilen ve Milli Mücadele'nin başarıyla sonuçlanmasından sonra 1922'de de Milli Şehit yapılarak iade-i itibari verilen Boğazlıyan Kaymakamı Yozgatlı Kemal Bey'in vasiyeti:
"Sevgili vatandaşlarım!
Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun böyle adalet! Yavrularımın tahsil ve terbiyesine yardımcı olunmasını milletimden beklerim. Borcum var, servetim yok. Asil Türk milletine çocuklarımı da emanet ediyorum. Bu kahraman milletin kültüründen olanlar elbette çocuklarıma da bakacaklardır. Babam, Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir.
Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah millet ve memlekete zevâl vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır."
Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey.
1-TBMM’nin 14 Ekim 1922 tarihinde çıkarttığı bir kanunla Kemal Bey Millî Şehit ilan edildi.
1.1. Kemal Bey'in eşi Hatice Hanım ve çocuklarına vatanî hizmet tertibinden ömür boyu maaş bağlandı. Ermeniler tarafından terkedilmiş olup Vakıflar İdaresi’ne devredilmiş bulunan 1 apartman ve 1 ev tahsis edildi. (Belgeleri aşağıda)
Anlaşılacağı üzere Anadolu insanlık düşmanı devletlerin düşman tecavüzlerinden kurtulduktan sonra Yozgatlı vatanperver Kemal Bey'in çocuklarına Gazi Mustafa Kemal Atatürk sahip çıkmıştır. Meclisten bu hususta yasa çıkartmıştır.
İlkokuldan üniversiteye kadar onca tarih dersi gör; ancak hiçbir şey bilme; sorulduğunda İstanbul'un ne zaman fethedildiğini veya ne zaman ve niçin tekrar işgal edildiğini akıl etme. Umumi tablo bu. Ancak bu ve bunun gibi pekçok şeyi sosyal medyadan araştırarak öğren. Bunların asıl öğrenilmesi gereken yerler burası olmamalı. İnsan üzülüyor.
https://www.facebook.com/Radyo66Yozgat/videos/2589011738934/
14 Mart 2019 Perşembe
Türkçe OFFLAMAK
Güzel Türkçe, seni ne kadar üzüyoruz. İçim sızlıyor.
Dünyanın eski ve en zengin dillerinden biri olan Türkçe acaba hakettiği konumda mı, nasıl kullanılıyor? Biraz uzun; ama okunmaya değer...
Öncelikle siyasiler anadili acaba nasıl kullanmışlardı:
Süleyman Demirel :"...Hayatını kaybedenler için başsağlığı diliyorum", ancak burada bir terslik var. Başsağlığı ölenler için değil, kalanlar için yapılır.
Tansu Çiller bir mitinginde: "Samsunlular! Malazgirt kahramanlarının torunları..." demişti. Heralde Muş demek istemiş. Samsun Milli mücadelemizin başlangıç noktasıdır. Bir toplantıda partisinin simgesini kır at yerine: "...white horse.." demişti. Hazreti Davut Peygamberin bu konudaki görüşü önemliydi: "Kişi duygularında düşündüğü gibi söyler.", white horse...Yine bir bombalamadan sonra: "...Ölü kaybı olmamıştır." demişti. Ona göre kaybettiğimiz ölü yokmuş.
Işın Çelebi: "Türk toplumu siyasete olan inancını kaybettiği inancında değilim."demişti. Bunun yerine Türk toplumu siyasete inancını kaybetti dese daha iyi olmaz mıydı?
Ahmet Özal'dan bir alıntı yapalım: "Bu uçakları babam almıştır, devletin prestiji için; onu taşıyacak insanların emniyeti için .", birkaç uçak onu taşıyacak insanlar için birazcık ağır olmaz mı?
Azimet Köylüoğlu ise: "Buradaki amacımız Batı standardına Türkiye'deki terör olayını çekmek." Demek standart dışı bir terör var. Batı standardı terör olunca sorun olmuyor, bitiyormuş tedhiş.
Ya haberler nasıldı?
Bir spiker, illaki haber programlarını izlememizi istiyor: "Pazar günleri lütfen korktuğunuz başında olun.", oturmaz isek olmaz mı! Ya 3 saat sürerse.
Bir başka haber başlığı: "Katliamda ihmal var.", kesinlikle öyledir ihmali olmayan katliam şart.
Şu haber başlığına ne demeli :
"Vapurdan atlayan genç kız yalnızca x..tv'de.", doğru başlığı haber yapmak çok zor heralde. Kızcağız demek ki denizden çıkarılıp stüdyoya gelecek.
Ya televizyon abartılarına ne demeli?
Bir televizyon kanalında: "Siz de haber izlemek için doğru kanalı seçen çoğunluğun içindesiniz.", oysa hiç kimse çoğunluk olmak istemez.
Ya da moda bir kullanımdan sözedeyim: "İlerleyen dakikalarda bizimle birlikte olacak kendisi", neden 2 dakika veya 5 dakika sonra değil de ilerleyen dakikalarda. Bu dakikaların hiç geriye gittiğinini gören oldu mu?
Televizyon ekranının bir yüzü olan Reha Muhtar: "Reklam aramız var efendim, şimdi onu izleyelim." Reklamla reklam arası nasıl oluyor. Yani reklamlar program gibi olmuş arası da var, izlememizi istiyor.
Futbolcu Tanju Çolak yakınıyor: "Onların sözlerine kal edilmesi, benim sözlerime hiç yer verilmemesi..." Kal olmaz. Kâle almak olur. Biri şöhretli olmanın veya para sahibi olmanın "kültürlü olmak" olmadığını anlatsın. Eğitimin şart olduğunu göstermek gerekiyor.
Bir de vatandaş olarak duyduğumuz yanlışlardan bahsedersek: "Haftanın en güzel günlerinden biridir pazar ve cumartesi." Ortada iki gün var. Öyle ki hafta sonu gibi bir durum da söz konusu.
"Hep ellerime sarıldı, yüzlerimi öptü." Kaç yüzü var acaba? Ya ikiyüzlü ise?
Yıldız Kenter çok açık bir fotoğrafı yüzünden birden medyada geniş yer bulmuştu. Bu yaşta bir kadının vücudunun böyle güzel olamayacağına karar veren basın-yayın ve haberciler, tüm sorunlar bitmiş gibi bu konu üzerinde yoğunlaşmışlardı. Bu sorunu bir doktora kadar taşıdılar.
Doktora sordular :
Yıldız Kenter'in vücudunda estetik var mı?
Doktor : Hayır, Yıldız Kenter 'in vücudunda hiçbir estetik yok."
O fotoğrafın gerçeği yansıttığını, sanatçının estetik (güzel) bir vücudu olduğunu anlatmaya çalışıyor doktor.
Ancak haberciler Türkçe'yi bilmedikleri için soruyu estetik (güzel )yerine ameliyat şeklinde sormayı akıl edemiyorlardı. Haliyle doktor doğru söylemişti.
Rahmetli Müslüm Gürses konserinde polis arama yapıyor ve mikrofona şunları söylüyor : "İnsanların üzerinde aradığımız şey jilet, bira ve benzeri şeyler", benzeri şeyler derken bira ve jilet arasında nasıl bağ kuruluyor. Benzeri şeyler olarak siz de ekleyin bence; çünkü ortaya her şey çıkabilir.
Ya şuna ne demeli: "İsminden de anlayacağınız gibi "Eşkıya" filminde eşkıyayı oynayan, Şener Şen" İsminden bu mu anlaşılıyor. Konu "Eşkıya" filmi olunca izlemeyen için de izleyen için de Şener Şen hemen akla gelmeliymiş.
Tarkan, canım benim, inanın çok düzgün bir sanatçı. Çok seviyorum. Tarkan için de şunu dinleyelim :"İstanbul'a inerken uçağım, çok heyecanlandım, kalp atışlarımı sayamadım.", değerli üstadımız kalp atışlarını heyecanlı olmayınca sayıyormuş."
Ünlü Roman sanatçımız var ya Güllü. Bir gün ne olduysa Coşgun Sabah'a çok kızmış olacak ki mikrofonu ağzına dayadıklarında: "Ona tek söyleyeceğim var...", diye başlıyor söze. O tek kelime bitmiyor: "Hoşt köpek diyorum, başka kapıya. Benimle uğraşmasın." Tek kelime olmasaydı acaba ne olurdu?
Popçu Burak Kut :"Hepinizi, sizin beni sevdiğinizden ben sizi daha çok seviyorum" Cümleyi sağlıklı okuyan oldu mu? Ben anlamlı bir sonuç çıkaramadım. Güç bela; ancak şunu anladım : Hayranları onu seviyormuş. O da onları. Bu ifadeleri nasıl gemici düğümü yaptı hayret !
Bir tv haberi: "Defne Samyeli'yi önce güzellik yarışmasında tanıdık, sonra vazgeçilmez bir keyifle sunduğu sunuculuğuyla tanıdık." bir insan sunuculuğunu nasıl sunuyor acaba?
1938 yılından itibaren ülkemiz bir futbol ve manken cumhuriyetine dönmekte olduğunu görmek mi istiyorsunuz. Medyada gündem olan konulara ve kullanılan bozulmuş dile bakmak yeterli. Televizyon sunucusu: "Demin Erman konuşurken çok doğru bir yaraya parmak attı." Bir dil sürçmesi heralde diye düşünüyorum. Parmak bastıdan, parmak attıya gidiş. Heyhat!
Şu futbol haberine ne demeli :"Zenci olarak İngiliz Milli Takımı'nın kaptanlığını yapan ilk siyah futbolcu..." Siyahi bir futbolcu zenci olarak ilk kez... Siyahi... Zenci... Ben galiba havale geçiriyorum ateşsizinden...
"Ajax Takımı1-0'lık yenilgiden 2-0 öne geçti." Heralde maç bitmeden gol yemek geçmek yenilgi oluyor, gol atmak yengi...
Sıkı durun Mustafa Sandal yaşam felsefesini açıklıyor : "Kendini birtakım negativite itecek şeylerden uzak duruyorum.." Negativiteden cesaret alarak Sanatçımız yerine şöyle demeliyim ben de: Sanatcıtıvemiz Mustafa....
Kanallardan birinde güldürü dizileri yazan bir yazarla yeni kitabı hakkında söyleşi yapılıyor. Yazar kendi kitabı için: "Allah analı babalı büyütsün." diyor. Sunucu durur mu: "Babası sensin de anası kim?" Yazar hiç duraksamadan: "Anası halkımız" Sonra bir tövbe Estağfurullah demeyi unutmuyoruz... Namus ortada heralde yazara göre...
Aşağıda dilbilgisi ile aktarım vardır zor gelirse, atlayın isterseniz. Ama okumakta fayda var. Genelde yaygınlaşmış bir televizyon ve haber başlığı var: "Bayındırlık eski bakanlarından falanca filanca istifa etti..." Bu aynı şuna benziyor. Yoğurtlu patlıcan kızartması mı yoksa patlıcan yoğurtlu kızartması mı? Türkçe'de sözcükler arasındaki ilişkiler eklerle kurulur. İki sözcük arasındaki ilişki eksiz kurulmuş ise araya başka sözcük girmez. Belirtisiz nesne ve yüklem böyle olur.
Balkonda kitap okudu. Burada belirtisiz nesne olan kitap ile yüklem arasına balkonda sözcüğü giremez.
Belirtisiz ad tamlaması da böyledir. bahçenin kapısı belirtili ad tamlaması iken bahçe kapısı belirtisiz ad tamlamasıdır. Belirtisiz olan tanmlamaların arasına ek ve sözcük girmez. Keza Bayındırlık Bakanı, İstanbul Valisi, Karşıyaka Kaymakamı belirtisiz ad tamlaması olduğu için araya eski, yeni sıfat vs. sözcük giremez. Tıpkı makine mühendisi gibi sizce Yüksek makine mühendisi mi kulağa hoş ve doğru geliyor yoksa Makine Yüksek Mühendisi mi? Bence ilki. Bilimsel olarak da ilki. Başka bir örnek verirsek : Eski bahçe kapısı dendiğinde eski olan bahçedir. Eski bahçenin kapısı dendiğinde ise eski olan kapıdır. Yani eski İstanbul Valisi dendiğinde zaten eski olanın vali olduğu anlaşılır. Sonuç olarak İstanbul'un eski valisi doğrudur; ancak İstanbul eski valisi yanlıştır. Eski Belediye Başkanı doğrudur; ancak Belediye eski Başkanı yanlıştır.
Her geçen gün şehirlerimizin görüntüsünü bozan yüksek bina ve gökdelenlerin yanında beton yığınları halinde duran inşaat alanlarından geçerken şu yazıyı görmüşsünüzdür: "İzinsiz inşaata girilmez." İzinsiz inşaat mı? Belediye nasıl izinsiz inşaatlara izin veriyor. Yoksa inşaata izinsiz girilmez mi demek istiyor? Bilen olursa cevap yazsın.
Bazen mahkemelere gelen dosyaların iddianamelerinde suç maddesi yazar: "Alkollü araç kullanmak," İnsan alkollü olur ama araç da oluyor demek ki potansiyel suç makinası.
Bir otobüsün ön camında yazıyordu: "Uykusuz yola çıkılmaz. ", yolun uykusuz olması...Türkçede sıfatlar heralde nesnelerin önünde gitmeyi alışkanlık etmiş, yükleme yaklaşmayı düşünemiyoruz... Yola uykusuz çıkılmasaydı iyiydi...
Bu da bir milletvekilinin sözü: "En doğal vatandaşın hakkını koruyamıyorlar." Bildiğim kadarıyla en doğal halk değil ama hak olabilir. Önce Vatandaşı düşünüp cümleyi: "Vatandaşın en doğal hakkını..." olsaydı iyi olmaz mıydı?
Bir sanatçımız: "Allah'tan herkese Cem Özer gibi arkadaşlar tavsiye ederim."diyor. Allah'ın bu tümcede ne işi var? Haşa! Tavsiye ediyor sanatçı Hakka. Estafurullah...
Bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı : "Sınıfa gelen müfettiş, Türkçe dersine girdi. Ders benimdi. Konumuz harflerden şapka kullanımı idi. Müfettiş: 'Hocam artık şapka kalktı seslerden', dedi. Kâr sözcüğü yazılıydı tahtada; Ben de sözcüğü devam ettirdim : 'Karınızı bana verir misiniz? ', tam bir sessizlik... yaşandı..."
Ya sınavlar... Öğrenciler bizim canımız, kıyamam, a' dan z'ye girmedikleri ezberleme usulü sınavlar kalmadı. Sözgelimi şu meşhur ÖSS. Bütün haberlerde ve bildirimlerde: "ÖSS sınavı yapıldı, ÖSS sınavına az kaldı..."denir. Oysaki ÖSS'nin açılımı zaten Öğrenci Seçme Sınavı 'dır. Sınav çok stresli demek ki Öğrenci Seçme Sınavı'nın Sınavı yapılıyor...Demek ÖSS yeterli.
Ah! güzelim Türkçe, seni haketmiyoruz. Dünyanın en zengin ve en üretken dili nasıl kullanılıyor. Düşünmeden konuşuyor ve yazıyoruz.
Sonuç ortada.
Ayrıca bu konuda okuduğum değerli Türk dili yazarlarına minnettarım: Şiar Yalçın, Hakkı Devrim, Feyza Hepçilingirler...Burada yararlandığım Türkçe Off kitabını da şiddetle tavsiye ederim. Tavsiye şiddetle edilmez ama...
Bahri Efe!
Oğluma tavsiyeler...
Dünyanın eski ve en zengin dillerinden biri olan Türkçe acaba hakettiği konumda mı, nasıl kullanılıyor? Biraz uzun; ama okunmaya değer...
Öncelikle siyasiler anadili acaba nasıl kullanmışlardı:
Süleyman Demirel :"...Hayatını kaybedenler için başsağlığı diliyorum", ancak burada bir terslik var. Başsağlığı ölenler için değil, kalanlar için yapılır.
Tansu Çiller bir mitinginde: "Samsunlular! Malazgirt kahramanlarının torunları..." demişti. Heralde Muş demek istemiş. Samsun Milli mücadelemizin başlangıç noktasıdır. Bir toplantıda partisinin simgesini kır at yerine: "...white horse.." demişti. Hazreti Davut Peygamberin bu konudaki görüşü önemliydi: "Kişi duygularında düşündüğü gibi söyler.", white horse...Yine bir bombalamadan sonra: "...Ölü kaybı olmamıştır." demişti. Ona göre kaybettiğimiz ölü yokmuş.
Işın Çelebi: "Türk toplumu siyasete olan inancını kaybettiği inancında değilim."demişti. Bunun yerine Türk toplumu siyasete inancını kaybetti dese daha iyi olmaz mıydı?
Ahmet Özal'dan bir alıntı yapalım: "Bu uçakları babam almıştır, devletin prestiji için; onu taşıyacak insanların emniyeti için .", birkaç uçak onu taşıyacak insanlar için birazcık ağır olmaz mı?
Azimet Köylüoğlu ise: "Buradaki amacımız Batı standardına Türkiye'deki terör olayını çekmek." Demek standart dışı bir terör var. Batı standardı terör olunca sorun olmuyor, bitiyormuş tedhiş.
Ya haberler nasıldı?
Bir spiker, illaki haber programlarını izlememizi istiyor: "Pazar günleri lütfen korktuğunuz başında olun.", oturmaz isek olmaz mı! Ya 3 saat sürerse.
Bir başka haber başlığı: "Katliamda ihmal var.", kesinlikle öyledir ihmali olmayan katliam şart.
Şu haber başlığına ne demeli :
"Vapurdan atlayan genç kız yalnızca x..tv'de.", doğru başlığı haber yapmak çok zor heralde. Kızcağız demek ki denizden çıkarılıp stüdyoya gelecek.
Ya televizyon abartılarına ne demeli?
Bir televizyon kanalında: "Siz de haber izlemek için doğru kanalı seçen çoğunluğun içindesiniz.", oysa hiç kimse çoğunluk olmak istemez.
Ya da moda bir kullanımdan sözedeyim: "İlerleyen dakikalarda bizimle birlikte olacak kendisi", neden 2 dakika veya 5 dakika sonra değil de ilerleyen dakikalarda. Bu dakikaların hiç geriye gittiğinini gören oldu mu?
Televizyon ekranının bir yüzü olan Reha Muhtar: "Reklam aramız var efendim, şimdi onu izleyelim." Reklamla reklam arası nasıl oluyor. Yani reklamlar program gibi olmuş arası da var, izlememizi istiyor.
Futbolcu Tanju Çolak yakınıyor: "Onların sözlerine kal edilmesi, benim sözlerime hiç yer verilmemesi..." Kal olmaz. Kâle almak olur. Biri şöhretli olmanın veya para sahibi olmanın "kültürlü olmak" olmadığını anlatsın. Eğitimin şart olduğunu göstermek gerekiyor.
Bir de vatandaş olarak duyduğumuz yanlışlardan bahsedersek: "Haftanın en güzel günlerinden biridir pazar ve cumartesi." Ortada iki gün var. Öyle ki hafta sonu gibi bir durum da söz konusu.
"Hep ellerime sarıldı, yüzlerimi öptü." Kaç yüzü var acaba? Ya ikiyüzlü ise?
Yıldız Kenter çok açık bir fotoğrafı yüzünden birden medyada geniş yer bulmuştu. Bu yaşta bir kadının vücudunun böyle güzel olamayacağına karar veren basın-yayın ve haberciler, tüm sorunlar bitmiş gibi bu konu üzerinde yoğunlaşmışlardı. Bu sorunu bir doktora kadar taşıdılar.
Doktora sordular :
Yıldız Kenter'in vücudunda estetik var mı?
Doktor : Hayır, Yıldız Kenter 'in vücudunda hiçbir estetik yok."
O fotoğrafın gerçeği yansıttığını, sanatçının estetik (güzel) bir vücudu olduğunu anlatmaya çalışıyor doktor.
Ancak haberciler Türkçe'yi bilmedikleri için soruyu estetik (güzel )yerine ameliyat şeklinde sormayı akıl edemiyorlardı. Haliyle doktor doğru söylemişti.
Rahmetli Müslüm Gürses konserinde polis arama yapıyor ve mikrofona şunları söylüyor : "İnsanların üzerinde aradığımız şey jilet, bira ve benzeri şeyler", benzeri şeyler derken bira ve jilet arasında nasıl bağ kuruluyor. Benzeri şeyler olarak siz de ekleyin bence; çünkü ortaya her şey çıkabilir.
Ya şuna ne demeli: "İsminden de anlayacağınız gibi "Eşkıya" filminde eşkıyayı oynayan, Şener Şen" İsminden bu mu anlaşılıyor. Konu "Eşkıya" filmi olunca izlemeyen için de izleyen için de Şener Şen hemen akla gelmeliymiş.
Tarkan, canım benim, inanın çok düzgün bir sanatçı. Çok seviyorum. Tarkan için de şunu dinleyelim :"İstanbul'a inerken uçağım, çok heyecanlandım, kalp atışlarımı sayamadım.", değerli üstadımız kalp atışlarını heyecanlı olmayınca sayıyormuş."
Ünlü Roman sanatçımız var ya Güllü. Bir gün ne olduysa Coşgun Sabah'a çok kızmış olacak ki mikrofonu ağzına dayadıklarında: "Ona tek söyleyeceğim var...", diye başlıyor söze. O tek kelime bitmiyor: "Hoşt köpek diyorum, başka kapıya. Benimle uğraşmasın." Tek kelime olmasaydı acaba ne olurdu?
Popçu Burak Kut :"Hepinizi, sizin beni sevdiğinizden ben sizi daha çok seviyorum" Cümleyi sağlıklı okuyan oldu mu? Ben anlamlı bir sonuç çıkaramadım. Güç bela; ancak şunu anladım : Hayranları onu seviyormuş. O da onları. Bu ifadeleri nasıl gemici düğümü yaptı hayret !
Bir tv haberi: "Defne Samyeli'yi önce güzellik yarışmasında tanıdık, sonra vazgeçilmez bir keyifle sunduğu sunuculuğuyla tanıdık." bir insan sunuculuğunu nasıl sunuyor acaba?
1938 yılından itibaren ülkemiz bir futbol ve manken cumhuriyetine dönmekte olduğunu görmek mi istiyorsunuz. Medyada gündem olan konulara ve kullanılan bozulmuş dile bakmak yeterli. Televizyon sunucusu: "Demin Erman konuşurken çok doğru bir yaraya parmak attı." Bir dil sürçmesi heralde diye düşünüyorum. Parmak bastıdan, parmak attıya gidiş. Heyhat!
Şu futbol haberine ne demeli :"Zenci olarak İngiliz Milli Takımı'nın kaptanlığını yapan ilk siyah futbolcu..." Siyahi bir futbolcu zenci olarak ilk kez... Siyahi... Zenci... Ben galiba havale geçiriyorum ateşsizinden...
"Ajax Takımı1-0'lık yenilgiden 2-0 öne geçti." Heralde maç bitmeden gol yemek geçmek yenilgi oluyor, gol atmak yengi...
Sıkı durun Mustafa Sandal yaşam felsefesini açıklıyor : "Kendini birtakım negativite itecek şeylerden uzak duruyorum.." Negativiteden cesaret alarak Sanatçımız yerine şöyle demeliyim ben de: Sanatcıtıvemiz Mustafa....
Kanallardan birinde güldürü dizileri yazan bir yazarla yeni kitabı hakkında söyleşi yapılıyor. Yazar kendi kitabı için: "Allah analı babalı büyütsün." diyor. Sunucu durur mu: "Babası sensin de anası kim?" Yazar hiç duraksamadan: "Anası halkımız" Sonra bir tövbe Estağfurullah demeyi unutmuyoruz... Namus ortada heralde yazara göre...
Aşağıda dilbilgisi ile aktarım vardır zor gelirse, atlayın isterseniz. Ama okumakta fayda var. Genelde yaygınlaşmış bir televizyon ve haber başlığı var: "Bayındırlık eski bakanlarından falanca filanca istifa etti..." Bu aynı şuna benziyor. Yoğurtlu patlıcan kızartması mı yoksa patlıcan yoğurtlu kızartması mı? Türkçe'de sözcükler arasındaki ilişkiler eklerle kurulur. İki sözcük arasındaki ilişki eksiz kurulmuş ise araya başka sözcük girmez. Belirtisiz nesne ve yüklem böyle olur.
Balkonda kitap okudu. Burada belirtisiz nesne olan kitap ile yüklem arasına balkonda sözcüğü giremez.
Belirtisiz ad tamlaması da böyledir. bahçenin kapısı belirtili ad tamlaması iken bahçe kapısı belirtisiz ad tamlamasıdır. Belirtisiz olan tanmlamaların arasına ek ve sözcük girmez. Keza Bayındırlık Bakanı, İstanbul Valisi, Karşıyaka Kaymakamı belirtisiz ad tamlaması olduğu için araya eski, yeni sıfat vs. sözcük giremez. Tıpkı makine mühendisi gibi sizce Yüksek makine mühendisi mi kulağa hoş ve doğru geliyor yoksa Makine Yüksek Mühendisi mi? Bence ilki. Bilimsel olarak da ilki. Başka bir örnek verirsek : Eski bahçe kapısı dendiğinde eski olan bahçedir. Eski bahçenin kapısı dendiğinde ise eski olan kapıdır. Yani eski İstanbul Valisi dendiğinde zaten eski olanın vali olduğu anlaşılır. Sonuç olarak İstanbul'un eski valisi doğrudur; ancak İstanbul eski valisi yanlıştır. Eski Belediye Başkanı doğrudur; ancak Belediye eski Başkanı yanlıştır.
Her geçen gün şehirlerimizin görüntüsünü bozan yüksek bina ve gökdelenlerin yanında beton yığınları halinde duran inşaat alanlarından geçerken şu yazıyı görmüşsünüzdür: "İzinsiz inşaata girilmez." İzinsiz inşaat mı? Belediye nasıl izinsiz inşaatlara izin veriyor. Yoksa inşaata izinsiz girilmez mi demek istiyor? Bilen olursa cevap yazsın.
Bazen mahkemelere gelen dosyaların iddianamelerinde suç maddesi yazar: "Alkollü araç kullanmak," İnsan alkollü olur ama araç da oluyor demek ki potansiyel suç makinası.
Bir otobüsün ön camında yazıyordu: "Uykusuz yola çıkılmaz. ", yolun uykusuz olması...Türkçede sıfatlar heralde nesnelerin önünde gitmeyi alışkanlık etmiş, yükleme yaklaşmayı düşünemiyoruz... Yola uykusuz çıkılmasaydı iyiydi...
Bu da bir milletvekilinin sözü: "En doğal vatandaşın hakkını koruyamıyorlar." Bildiğim kadarıyla en doğal halk değil ama hak olabilir. Önce Vatandaşı düşünüp cümleyi: "Vatandaşın en doğal hakkını..." olsaydı iyi olmaz mıydı?
Bir sanatçımız: "Allah'tan herkese Cem Özer gibi arkadaşlar tavsiye ederim."diyor. Allah'ın bu tümcede ne işi var? Haşa! Tavsiye ediyor sanatçı Hakka. Estafurullah...
Bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı : "Sınıfa gelen müfettiş, Türkçe dersine girdi. Ders benimdi. Konumuz harflerden şapka kullanımı idi. Müfettiş: 'Hocam artık şapka kalktı seslerden', dedi. Kâr sözcüğü yazılıydı tahtada; Ben de sözcüğü devam ettirdim : 'Karınızı bana verir misiniz? ', tam bir sessizlik... yaşandı..."
Ya sınavlar... Öğrenciler bizim canımız, kıyamam, a' dan z'ye girmedikleri ezberleme usulü sınavlar kalmadı. Sözgelimi şu meşhur ÖSS. Bütün haberlerde ve bildirimlerde: "ÖSS sınavı yapıldı, ÖSS sınavına az kaldı..."denir. Oysaki ÖSS'nin açılımı zaten Öğrenci Seçme Sınavı 'dır. Sınav çok stresli demek ki Öğrenci Seçme Sınavı'nın Sınavı yapılıyor...Demek ÖSS yeterli.
Ah! güzelim Türkçe, seni haketmiyoruz. Dünyanın en zengin ve en üretken dili nasıl kullanılıyor. Düşünmeden konuşuyor ve yazıyoruz.
Sonuç ortada.
Ayrıca bu konuda okuduğum değerli Türk dili yazarlarına minnettarım: Şiar Yalçın, Hakkı Devrim, Feyza Hepçilingirler...Burada yararlandığım Türkçe Off kitabını da şiddetle tavsiye ederim. Tavsiye şiddetle edilmez ama...
Bahri Efe!
Oğluma tavsiyeler...
Hristiyan Birliği : Avrupa Birliği
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: "Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar...
Avrupa Parlamentosu, müzakerelerin askıya alınmasını öneren Türkiye raporunu çoğunlukla kabul etti. Raporda, müzakerelerin askıya alınması önerisi dışında, ilişkilerin “etkin bir ortaklık kapsamında yeniden tanımlanması” isteniyor.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak veya Ortadoğulaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Özellikle Batıyı kastederek net konuşuyordu : ..."Yabancıların nasihatleri ile tavsiyeleri ile yükselen tek Devlet yoktur, tarih böyle bir hadiseyi kaybetmemiştir.. "
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: " Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar. Okullarda bile Avrupa Birliği üyelik müzakere süreci işleniyor ,ama neden girelim, illa girelim de faydası ne zararı nedir irdeleyen kimse yok. Varsa yoksa girelim. 1960'lı yıllardan bu yana yapılan anlaşma ve tavizleri görünce insanın tansiyonları yükselip iniyor. Sözgelimi 1996 Gümrük Birliği Anlaşması ile Onlar Birlik, Biz Pazar olmuşuz.
Devletimizin; yaklaşık son 250 yıllık tarihi içinde en kötü anlaşmalarından ilki, Ingilizlerin baskısı ve ekonomik destek için imza etmek zorunda kaldığı 1838 Balta Limanı Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile dışalım vergisi yüzde 3 iken, dış satım vergisi yüzde 12 olmuş falan filan. Onlar bize bir şey satarken 3 lira verecek, yerli üretici ise 12 lira ödeyecektir. 4 katı fazla ödüyordu. Maddeler uzuyor, Uzadıkça ekonomimiz cari açık veriyordu.
Ikincisi ise 1973 Katma Protokolü ile temelleri atılan 1 Ocak 1996 günü imzalanan Gümrük Birliği Serbest Dolaşım Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile Onlar "birlik" oldu, Biz ise; "pazar" haline geldik. Onlar "dayatacak", Biz ise "eyvallah" diyeceğiz. Avrupa Bizden anlaşma gereği kaliteli mal üretip onlara ucuza satmamızı, Onların her malını kaliteli kabul edip, pahalı almanızı istemektedir. Kumaş gibi hafif sanayi malları satmamızı, ham bor madeni vermenizi istiyor. Ayrıca sanayisiz kalkınma modeli olan gezim yani turizm yapmamızı istiyor. Bizim ağır sanayi yapmamızı, makina yapmamıza karşı geliyor, intansif yani modern tarım ve hayvancılığa girmemizi istemiyor. Peki Biz ne yapalım !
Düşünsenize Avrupa; halkına, "Türkiye tehlikeli, sakın gitmeyin." diyor. Tırp ! Ne gelen var ne de giden. Bu anlaşma ile Batı ağır sanayiye Siz karışmayın, yani ülkemizin kalkınmasına fayda sağlayan her ne ise artık ' sakin üretmenin; ama bize kumaş falan verin, turizm iyi olsun, bor yollayın' diyor. Aramız açıldı, diyelim. Hafif sanayi tekstil gibi kumaş vermiyoruz, dedik. Batı gider, Asya'nın 50 ülkesinden alır, hem de daha ucuza da alır. Ticaret yaptığımızı düşünsünler diye böyle ucuz bir taktik yapıyorlar. Kısacası Avrupa bizi sadece kaynaklarımız için hem oyalayalım diyor. Alacağı falan yok. Bugün 500-600 bin nüfuslu Kıbrıs Federe Rum vilayetini (önceki anlaşmalara göre bir oluşuma girmek yasak iken, kanunsuzlar..) , 2004'te içine alan Avrupa Birliği'nin tek derdi Gümrük Birliği Anlaşması' nın fesih olmaması. Dertleri bu.
Zaten biz Millet olarak da girmek istemiyoruz. Ayrıca da boynuz kulağı geçti . Dedelerimız size mihnet etmeden Avrupa'ya kaç defa girmiş çıkmış; en son Devletimiz Osmanlı girmedi mi? Bugün 2004'te Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan Başbakanı, kökenlerinin Hun Türkleri' nden geldiğini söylemedi mi ? Ziya Gökalp "Biz o kadar ufak adamlar miyiz ki Avrupa'ya girmeye çalışıyoruz."demez mi?
Neden Avrupa'yı geçmiyoruz da gölge de duralım diyoruz? Bizim çok güçlü bir kültürümüz var, kadim bir tarihimiz var. Bilmem kaç bin yıllık bir köklü bir dilimiz var, ki yapılan araştırmalar Türkçe'nin hem bilim diline hem de bilgisayar diline en yatkın dil olduğunu söylüyor. Bunu herkes bilir.
Batı; insan haklarından bahseder, ama nerde düşen birini görse, ilk üstünden ezerek geçen yine Onlar olur.
Bugün Avrupa'nın ne parası var ne pulu kültür, ahlaki değerleri vardır. Avrupa, ortalama 350-1500 yılları arasında karanlığa gömülmüştü. Bu dönem Avrupası, Dünyanın dümdüz olduğunu, kilisenin kimin cennete gideceğini endülüjans ile belirlediğini, kimin cehenneme gideceğini afaroz ile, hangi toplumun da siccine yani cehennemin dibine gideceğini enterdi ile tescil ettigini; araştırma, bilim ve teknik adına hiçbir şeyin olmadığını, yapmaya çalışan bilim aydını insanların yakılarak öldürüldüğünü - Kopernik örneği vs. görmüş yüzyıllar evet yüzlerce yıl yaşadı. Avrupa buydu.
1300'lerden bilmem kaç yüzyıl farelerden oluşan veba ve pislikten(ters ilişki sonucu oluşan ne yazikki parantez içinde yazmak zorunda yazdım pislik diye çoğu anlayamaz) oluşan bel soğukluğu gibi bir illet hastalıkla kırılmıştı; Ülkemizde bel soğukluğu olarak bilinen Firenk- Firengi bir Avrupa hastalığıdır mesela. Bunları bilmeyen yok.
200-300 yıllık tarihleri vardır, bunda da hunharlıktan, harharlıktan, yamyamlıktan, hanharlıktan başka bir şey bulamazsınız. Biz Millet olarak herkesi severiz, Batı karşıtı falan da değiliz. Gerekli etkileşim de teknik bilgiyi almamız da elzem. Ama bunları da bilmemiz lazım.
Biz Onlardan dil, tarih ve kültür olarak çok ileriyiyiz. Ama her birileri nedense bunları kimsenin hiçbir gencin, yetişkinin öğrenmeni istemiyor. Özellikle gençleri Ingiliz, Amerikan, Batı, kendi eliyle yöntem farklı olabilir, kendi kültürüne özendirip milli kültürümüzü bilinçli olarak aşağılık duygusuna, ezik duygusuna itmëye sevk etme, yönlendirme derdinde. Bugün çok uzağa gitmeyin en yakınınızdaki birine bakın, liseyi bitirmiş, üniversite bitirmiş tarihinden, kültüründen habersiz yelkensiz ummanda sallanan bir gemi misali insanlar var. Allah' şükür onlardan, Avrupa'dan hiçbir eksiğimiz yok, aksine fazlamız var. O yüzden ne Amerika'nın Natosundan fayda var ne de Avrupa'nın Hıristiyan Birliginden.Bu örgütler ve Gümrük Birliği anlaşması, bu güne kadar ülkemizin yararına çalışmamışlardır;Bunları görmemiz ve degerlendirmemiz lazım. ÜlkemizIn kontrolünde olmayan oluşumlar Bize uzun soluklu nefes aldırmıyor.
Avrupa Parlamentosu, müzakerelerin askıya alınmasını öneren Türkiye raporunu çoğunlukla kabul etti. Raporda, müzakerelerin askıya alınması önerisi dışında, ilişkilerin “etkin bir ortaklık kapsamında yeniden tanımlanması” isteniyor.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak veya Ortadoğulaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Özellikle Batıyı kastederek net konuşuyordu : ..."Yabancıların nasihatleri ile tavsiyeleri ile yükselen tek Devlet yoktur, tarih böyle bir hadiseyi kaybetmemiştir.. "
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Hristiyanlar kulübü olarak bilinen Avrupa Birliği: " Siz Bize üye olmaya çalışıyorsunuz. Yasalarınızı kendinize göre değil; bize göre ayarlayacaksınız, yoksa almayız ha!" diyorlar. Okullarda bile Avrupa Birliği üyelik müzakere süreci işleniyor ,ama neden girelim, illa girelim de faydası ne zararı nedir irdeleyen kimse yok. Varsa yoksa girelim. 1960'lı yıllardan bu yana yapılan anlaşma ve tavizleri görünce insanın tansiyonları yükselip iniyor. Sözgelimi 1996 Gümrük Birliği Anlaşması ile Onlar Birlik, Biz Pazar olmuşuz.
Devletimizin; yaklaşık son 250 yıllık tarihi içinde en kötü anlaşmalarından ilki, Ingilizlerin baskısı ve ekonomik destek için imza etmek zorunda kaldığı 1838 Balta Limanı Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile dışalım vergisi yüzde 3 iken, dış satım vergisi yüzde 12 olmuş falan filan. Onlar bize bir şey satarken 3 lira verecek, yerli üretici ise 12 lira ödeyecektir. 4 katı fazla ödüyordu. Maddeler uzuyor, Uzadıkça ekonomimiz cari açık veriyordu.
Ikincisi ise 1973 Katma Protokolü ile temelleri atılan 1 Ocak 1996 günü imzalanan Gümrük Birliği Serbest Dolaşım Anlaşması'dır. Bu anlaşma ile Onlar "birlik" oldu, Biz ise; "pazar" haline geldik. Onlar "dayatacak", Biz ise "eyvallah" diyeceğiz. Avrupa Bizden anlaşma gereği kaliteli mal üretip onlara ucuza satmamızı, Onların her malını kaliteli kabul edip, pahalı almanızı istemektedir. Kumaş gibi hafif sanayi malları satmamızı, ham bor madeni vermenizi istiyor. Ayrıca sanayisiz kalkınma modeli olan gezim yani turizm yapmamızı istiyor. Bizim ağır sanayi yapmamızı, makina yapmamıza karşı geliyor, intansif yani modern tarım ve hayvancılığa girmemizi istemiyor. Peki Biz ne yapalım !
Düşünsenize Avrupa; halkına, "Türkiye tehlikeli, sakın gitmeyin." diyor. Tırp ! Ne gelen var ne de giden. Bu anlaşma ile Batı ağır sanayiye Siz karışmayın, yani ülkemizin kalkınmasına fayda sağlayan her ne ise artık ' sakin üretmenin; ama bize kumaş falan verin, turizm iyi olsun, bor yollayın' diyor. Aramız açıldı, diyelim. Hafif sanayi tekstil gibi kumaş vermiyoruz, dedik. Batı gider, Asya'nın 50 ülkesinden alır, hem de daha ucuza da alır. Ticaret yaptığımızı düşünsünler diye böyle ucuz bir taktik yapıyorlar. Kısacası Avrupa bizi sadece kaynaklarımız için hem oyalayalım diyor. Alacağı falan yok. Bugün 500-600 bin nüfuslu Kıbrıs Federe Rum vilayetini (önceki anlaşmalara göre bir oluşuma girmek yasak iken, kanunsuzlar..) , 2004'te içine alan Avrupa Birliği'nin tek derdi Gümrük Birliği Anlaşması' nın fesih olmaması. Dertleri bu.
Zaten biz Millet olarak da girmek istemiyoruz. Ayrıca da boynuz kulağı geçti . Dedelerimız size mihnet etmeden Avrupa'ya kaç defa girmiş çıkmış; en son Devletimiz Osmanlı girmedi mi? Bugün 2004'te Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan Başbakanı, kökenlerinin Hun Türkleri' nden geldiğini söylemedi mi ? Ziya Gökalp "Biz o kadar ufak adamlar miyiz ki Avrupa'ya girmeye çalışıyoruz."demez mi?
Neden Avrupa'yı geçmiyoruz da gölge de duralım diyoruz? Bizim çok güçlü bir kültürümüz var, kadim bir tarihimiz var. Bilmem kaç bin yıllık bir köklü bir dilimiz var, ki yapılan araştırmalar Türkçe'nin hem bilim diline hem de bilgisayar diline en yatkın dil olduğunu söylüyor. Bunu herkes bilir.
Batı; insan haklarından bahseder, ama nerde düşen birini görse, ilk üstünden ezerek geçen yine Onlar olur.
Bugün Avrupa'nın ne parası var ne pulu kültür, ahlaki değerleri vardır. Avrupa, ortalama 350-1500 yılları arasında karanlığa gömülmüştü. Bu dönem Avrupası, Dünyanın dümdüz olduğunu, kilisenin kimin cennete gideceğini endülüjans ile belirlediğini, kimin cehenneme gideceğini afaroz ile, hangi toplumun da siccine yani cehennemin dibine gideceğini enterdi ile tescil ettigini; araştırma, bilim ve teknik adına hiçbir şeyin olmadığını, yapmaya çalışan bilim aydını insanların yakılarak öldürüldüğünü - Kopernik örneği vs. görmüş yüzyıllar evet yüzlerce yıl yaşadı. Avrupa buydu.
1300'lerden bilmem kaç yüzyıl farelerden oluşan veba ve pislikten(ters ilişki sonucu oluşan ne yazikki parantez içinde yazmak zorunda yazdım pislik diye çoğu anlayamaz) oluşan bel soğukluğu gibi bir illet hastalıkla kırılmıştı; Ülkemizde bel soğukluğu olarak bilinen Firenk- Firengi bir Avrupa hastalığıdır mesela. Bunları bilmeyen yok.
200-300 yıllık tarihleri vardır, bunda da hunharlıktan, harharlıktan, yamyamlıktan, hanharlıktan başka bir şey bulamazsınız. Biz Millet olarak herkesi severiz, Batı karşıtı falan da değiliz. Gerekli etkileşim de teknik bilgiyi almamız da elzem. Ama bunları da bilmemiz lazım.
Biz Onlardan dil, tarih ve kültür olarak çok ileriyiyiz. Ama her birileri nedense bunları kimsenin hiçbir gencin, yetişkinin öğrenmeni istemiyor. Özellikle gençleri Ingiliz, Amerikan, Batı, kendi eliyle yöntem farklı olabilir, kendi kültürüne özendirip milli kültürümüzü bilinçli olarak aşağılık duygusuna, ezik duygusuna itmëye sevk etme, yönlendirme derdinde. Bugün çok uzağa gitmeyin en yakınınızdaki birine bakın, liseyi bitirmiş, üniversite bitirmiş tarihinden, kültüründen habersiz yelkensiz ummanda sallanan bir gemi misali insanlar var. Allah' şükür onlardan, Avrupa'dan hiçbir eksiğimiz yok, aksine fazlamız var. O yüzden ne Amerika'nın Natosundan fayda var ne de Avrupa'nın Hıristiyan Birliginden.Bu örgütler ve Gümrük Birliği anlaşması, bu güne kadar ülkemizin yararına çalışmamışlardır;Bunları görmemiz ve degerlendirmemiz lazım. ÜlkemizIn kontrolünde olmayan oluşumlar Bize uzun soluklu nefes aldırmıyor.
12 Mart 2019 Salı
Kahraman Gerçek Türk Kültürü Almış Kadınlarımız
Domaniçli Habibe'den
Nezahat Hanım 'a
Şerife Bacı'dan
Gördesli Makbule'ye
Binbaşı Ayşe'den
Kuvacı Ayşe'ye...
Sizleri asla karşılaştıramam kimseyle...
Asla unutulmazsınız. Gerçek Türk kültürünün güzel insanları...
İnegöl'ün işgali sırasında oğlunun Yunan askerlere yol gösterdiğini öğrenince silahı beline takıp, oğlunu bulup alnının ortasından vuran Domaniçli Habibe kadına selam olsun...
Annesi veremden ölünce, 8 yaşında babası ile cephe cephe gezen, 12 yaşında on başı rütbesi alan; Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarında bilfiil savaşan Nezahat Hanıma selam olsun...
Aralık 1921'de cepheye mermi taşımak için civar köylerden mermi taşımak için İnegöl'e gelen ve kağnının kara saplanması nedeniyle sırtında bebeği ile donarak can veren Şerife Bacı'ya selam olsun...
İzmir'in işgali üzerine 19 yaşında eşi ile birlikte Kuvayi Milliye çetelerine katılıp 2 yıl dağlarda mücadele eden, 17 Mart 1922'de çatışma esnasında düşmana erkeklerden önce atıldığı esnada şehit düşen Gördesli Makbule'ye selam olsun.
22 yaşında altınlarını satıp mavzer, çizme ve elbise satın alarak İzmir'e geçen, 600 kişilik kafileyi düşmandan kaçırmayı başaran, İzmir'de bacağı kırılan, Pozantı'da sol kasığından yaralanan gazi binbaşı Ayşe'ye selam olsun.
23 yaşında silahlanıp düşman karşısına çıkan, düşmanın Aydın'dan çıkartılması esnasında görev alan, Mustafa Kemal'in önerisiyle meclis tarafından kırmızı şeritli istiklal madalyası verilen Çete Emiri Ayşe'ye selam olsun.
Ve burada isimlerini sayamadığım nice nice kurtuluş savaşı kahramanı kadınlarımıza selam olsun...
Nezahat Hanım 'a
Şerife Bacı'dan
Gördesli Makbule'ye
Binbaşı Ayşe'den
Kuvacı Ayşe'ye...
Sizleri asla karşılaştıramam kimseyle...
Asla unutulmazsınız. Gerçek Türk kültürünün güzel insanları...
İnegöl'ün işgali sırasında oğlunun Yunan askerlere yol gösterdiğini öğrenince silahı beline takıp, oğlunu bulup alnının ortasından vuran Domaniçli Habibe kadına selam olsun...
Annesi veremden ölünce, 8 yaşında babası ile cephe cephe gezen, 12 yaşında on başı rütbesi alan; Geyve, Sakarya, Gediz, Birinci ve İkinci İnönü savaşlarında bilfiil savaşan Nezahat Hanıma selam olsun...
Aralık 1921'de cepheye mermi taşımak için civar köylerden mermi taşımak için İnegöl'e gelen ve kağnının kara saplanması nedeniyle sırtında bebeği ile donarak can veren Şerife Bacı'ya selam olsun...
İzmir'in işgali üzerine 19 yaşında eşi ile birlikte Kuvayi Milliye çetelerine katılıp 2 yıl dağlarda mücadele eden, 17 Mart 1922'de çatışma esnasında düşmana erkeklerden önce atıldığı esnada şehit düşen Gördesli Makbule'ye selam olsun.
22 yaşında altınlarını satıp mavzer, çizme ve elbise satın alarak İzmir'e geçen, 600 kişilik kafileyi düşmandan kaçırmayı başaran, İzmir'de bacağı kırılan, Pozantı'da sol kasığından yaralanan gazi binbaşı Ayşe'ye selam olsun.
23 yaşında silahlanıp düşman karşısına çıkan, düşmanın Aydın'dan çıkartılması esnasında görev alan, Mustafa Kemal'in önerisiyle meclis tarafından kırmızı şeritli istiklal madalyası verilen Çete Emiri Ayşe'ye selam olsun.
Ve burada isimlerini sayamadığım nice nice kurtuluş savaşı kahramanı kadınlarımıza selam olsun...
Bilge Kağan Duruşu
Gönül duruşu.
İnsanlık kültürünün duruşu.
Sağ eli kalbe götürerek muzurluk ile uğraşan aklı kontrol altına almak.
Bilge Kağan Duruşu.
Bundan yaklaşık 1300 yıl evvel II. Göktürk İmparatorluğu'nun Başbuğ'u Bilge Kağan'dan Bize miras kalan Türk duruşu. Bu duruşu etrafınıza bakın! sadece Türk kültürünü, tarihini ve dilini kalbine mühürlemiş insanlar yapar. Türk kültüründen olan insanlar.
Pek çoğumuz daha ne anlama geldiğini bilemez. Anlamı ise insanlık kültürünü ile aklı Türk kültürü ile yaşamak. Dünyayı Türk kültürü içinde yüceltmektir.
Gönül aklı yüzdüren bir gemidir. Gönül gemisi olmayan akıl okyanusun içinde kaybolup gider. Akıl; gönül kültürü olmayınca muzurluk ile uğraşır. Keza gönül kültüründen yoksun Batıl bilim insanları 20. yy.da yaptıkları atom bombalarını insanlığın yararına değil, insanların başına düşen bombalara dönüştürerek insanlık düşmanlığı için kullanmışlardı.
Bu yüzden Bilge Kağan düşünceli Türk kültürünü bilen insanlar dünyada söz sahibi olmadıkça Batıl akıl harharlık ve hunharlık ile uğraşıp kötülüklere devam edecek. İç alemi ile aklı dizginleyen Türk duruşu özlemle aranacak.
İnsanlık kültürünün duruşu.
Sağ eli kalbe götürerek muzurluk ile uğraşan aklı kontrol altına almak.
Bilge Kağan Duruşu.
Bundan yaklaşık 1300 yıl evvel II. Göktürk İmparatorluğu'nun Başbuğ'u Bilge Kağan'dan Bize miras kalan Türk duruşu. Bu duruşu etrafınıza bakın! sadece Türk kültürünü, tarihini ve dilini kalbine mühürlemiş insanlar yapar. Türk kültüründen olan insanlar.
Pek çoğumuz daha ne anlama geldiğini bilemez. Anlamı ise insanlık kültürünü ile aklı Türk kültürü ile yaşamak. Dünyayı Türk kültürü içinde yüceltmektir.
Gönül aklı yüzdüren bir gemidir. Gönül gemisi olmayan akıl okyanusun içinde kaybolup gider. Akıl; gönül kültürü olmayınca muzurluk ile uğraşır. Keza gönül kültüründen yoksun Batıl bilim insanları 20. yy.da yaptıkları atom bombalarını insanlığın yararına değil, insanların başına düşen bombalara dönüştürerek insanlık düşmanlığı için kullanmışlardı.
Bu yüzden Bilge Kağan düşünceli Türk kültürünü bilen insanlar dünyada söz sahibi olmadıkça Batıl akıl harharlık ve hunharlık ile uğraşıp kötülüklere devam edecek. İç alemi ile aklı dizginleyen Türk duruşu özlemle aranacak.
9 Mart 2019 Cumartesi
Atatürk'e Mustafa ismi Dedesinden Ata mirası olarak verilmiş olup Matematik öğretmeni Mustafa Bey ile hiçbir ilgisi yoktur. ("İsminiz aynı Seninki Mustafa Kemal olsun! )
Tarih sürekli bir değişim içerir, yeni bilgiler eskisini siler. Ayrıca Atatürk'ün ailesine bugünün parasıyla yaklaşık 35.000.00 lira kalmış, bu paradan yaklaşık 29.000 lirası Ali Rıza Efendi'nin sağlığında borç aldığı Nuri Efendi'ye verilmiş, Atatürk için yaklaşık 2.000 lira, Anne ve kız kardeşler için de yaklaşık2.000 lira da ayrılmıştır...
İrfan Turan Acar
------------------------------------------------------------
ATATÜRK VE AİLE SOYU
Selanik’teki arşivlerde bulunup yeni yayınlanan belgeler Atatürk’ün soyuna ait kayıtlardan babasından kalan mirasa ve doğduğu evin nasıl satın alındığına kadar hiç bilmediğimiz bilgilere ulaşmamızı sağladı
Yunanlı tarihçinin 50 yıllık araştırması
Bazı çevreler senelerdir Atatürk'ün ailesine dair belge uydurup, iftiralar atarlar. Son yıllarda ortaya çıkan yeni belgeler bu kesimlere birer tokat gibi indi.
Ali Güler'in başta "Benim Ailem" olmak üzere Atatürk'e dair kitapları birçok yeni bilgiyi bize kazandırdı.
Mehmet Ali Öz'ün "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Soy Kütüğü" isimli eseri ise Ali Rıza Efendi'nin vefatının ardından eşi ve çocuklarına bağlanan aylıkların belgelerini ortaya çıkardı.
Selanik'teki Makedonya Devlet Arşivi'nde senelerce görevli olarak çalışan Vasilis Dimitriadis'in "Bir Evin Hikâyesi, Selânik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler" isimli Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan eseri ise ilk defa yayınlanan ve bilmediğimiz belgeleri ihtiva ediyor.
YARIM ASIRDA HAZIRLAN DI
Vasilis Dimitriadis, 1961'de Atatürk'ün doğduğu evle ilgili belge bulabilmek için Selanik'e gelen Türkiye'nin önemli tarihçilerinden rahmetli Faik Reşit Unat ile tanışınca, yıllarını bu konuda araştırma yapmaya harcamış. Sonunda da Atatürk'ün ailesi, doğduğu ev ve akrabaları hakkında birçok belgeye ulaşmış. Kitapta kullandığı belgeler Türk ve Yunan tapu kayıtları ve mahkeme belgeleri olduğu için son derece sağlam ve güvenilir vesikalar.
Kitapta yıllarca süren araştırmanın sonucunda bulunan 80'den fazla Osmanlı Türkçesi ve 16 Yunanca belge kullanılmış. 2010'da yayınlanmak üzere TTK'ya gönderilen kitabın neşri bir türlü gerçekleşmeyince 2013'te bu işi üstlenen Levent Kayapınar'ın çabalarıyla eser yayınlanabildi.
MUSTAFA İSMİ NİÇİN KONDU?
Atatürk'ün Kemal isminin okuldaki öğretmeni tarafından verildiğini biliyoruz. Ancak asıl ismi olan "Mustafa"nın niçin verildiği şimdiye kadar bilinmiyordu. Aileler eskiden çocuklarına genelde kendi anne ve babaları ile daha büyük atalarının isimlerini koyarlardı. Atatürk'ün dedesinin ismi Ahmed'di. Ancak ağabeylerinden birine bu isim verilmişti. Ali Rıza Efendi oğluna dedesinin ismi olan Mustafa'yı vermiştir. İlk defa bu kitapta yayınlanan belgeler ışığında Atatürk'ün dedesinin Mustafa olduğunu öğreniyoruz ve Atatürk'ün soyu 18. yüzyıla kadar iniyor.
Atatürk'ün dedeleri Manastır'daki Kocacık Köyü'nden gelip Selanik'e yerleşmiştir.
Yapılacak yeni araştırmalarla daha eski tarihlere ulaşılabilir.
Atatürk'ün anne tarafından ise dedesi Feyzullah Efendi, dedesinin babası İbrahim Efendi, dedesinin dedesi ise Molla Hasan Efendi'dir. Kitapta hem anne hem de baba tarafından akrabaları hakkında geniş bilgi mevcut.
Anneannesi Ayşe hanımın 1899'da Atatürk'ün Harp Okulu'na girdiği yıl vefat ettiğini bu eserden öğreniyoruz.
Yine Atatürk'ün teyzesi Fatma Molla'nın kocası Ali oğlu Abdullah'ın ailesi hakkında geniş malumat elde ediyoruz. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin birçok kitapta anlatıldığı gibi kerestecilikle uğraştığı eserdeki vesikalarla belgeleniyor.
Ali Rıza Efendi'nin mirası
Kitabın en kıymetli belgelerinden birisi Ali Rıza Efendi'nin terekesi. Ali Rıza Efendi 23 Mayıs 1886'da öldüğünde arkasında miras olarak şunları bırakmıştı:
1- Koca Kasım Paşa Mahallesi'nde 35.010 kuruş değerinde bir ev.
2- 45 kuruş değerinde softan bir ceket, bir yelek.
3- 20 kuruş değerinde eski bir pantolon.
4- 40 kuruş değerinde 1 palto.
5- 20 kuruş değerinde 1 sandık.
6- 5 kuruş değerinde Lugat-i Osmanî.
7- 10 kuruş değerinde Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi'nin Miftahü'l-Kulub (Kalplerin Anahtarı) adlı kitabı.
8- 5 kuruş değerinde 4 parça evrak Ali Rıza Efendi, 23 Mayıs 1886'da vefat etmiş, mirası 13 Nisan 1887 tarihinde mahkeme tarafından kayıt altına alınmıştır. Mirası 35.010 kuruşluk bir ev, 145 kuruşluk eşya ve iki kitaptır.
Nuri Efendi isimli birisine ise 28.800 akçe borcu vardır. Ali Rıza Efendi'nin defnine 500 kuruş harcanır.
28.800 kuruşluk borç için karşılık ayrılır. 553 kuruş dellaliye masrafına, 139,5 kuruş ise vergiye ayrılır. Zübeyde Hanım'a 751 kuruş mihr bedeli ayrılır. Geriye kalan 4.410 kuruştan 551 kuruş eşi Zübeyde'ye, 1.929 kuruş oğlu Mustafa'ya, 964'er kuruş kızları Makbule ve Naciye verilir.
Atatürk'ün dedesinin isminin Mustafa olduğunu gösteren belge.
K.Cingöz'den alıntı
Tarih sürekli bir değişim içerir, yeni bilgiler eskisini siler. Ayrıca Atatürk'ün ailesine bugünün parasıyla yaklaşık 35.000.00 lira kalmış, bu paradan yaklaşık 29.000 lirası Ali Rıza Efendi'nin sağlığında borç aldığı Nuri Efendi'ye verilmiş, Atatürk için yaklaşık 2.000 lira, Anne ve kız kardeşler için de yaklaşık2.000 lira da ayrılmıştır...
İrfan Turan Acar
------------------------------------------------------------
ATATÜRK VE AİLE SOYU
Selanik’teki arşivlerde bulunup yeni yayınlanan belgeler Atatürk’ün soyuna ait kayıtlardan babasından kalan mirasa ve doğduğu evin nasıl satın alındığına kadar hiç bilmediğimiz bilgilere ulaşmamızı sağladı
Yunanlı tarihçinin 50 yıllık araştırması
Bazı çevreler senelerdir Atatürk'ün ailesine dair belge uydurup, iftiralar atarlar. Son yıllarda ortaya çıkan yeni belgeler bu kesimlere birer tokat gibi indi.
Ali Güler'in başta "Benim Ailem" olmak üzere Atatürk'e dair kitapları birçok yeni bilgiyi bize kazandırdı.
Mehmet Ali Öz'ün "Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Soy Kütüğü" isimli eseri ise Ali Rıza Efendi'nin vefatının ardından eşi ve çocuklarına bağlanan aylıkların belgelerini ortaya çıkardı.
Selanik'teki Makedonya Devlet Arşivi'nde senelerce görevli olarak çalışan Vasilis Dimitriadis'in "Bir Evin Hikâyesi, Selânik'teki Mustafa Kemal Atatürk'ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler" isimli Türk Tarih Kurumu yayınları arasında çıkan eseri ise ilk defa yayınlanan ve bilmediğimiz belgeleri ihtiva ediyor.
YARIM ASIRDA HAZIRLAN DI
Vasilis Dimitriadis, 1961'de Atatürk'ün doğduğu evle ilgili belge bulabilmek için Selanik'e gelen Türkiye'nin önemli tarihçilerinden rahmetli Faik Reşit Unat ile tanışınca, yıllarını bu konuda araştırma yapmaya harcamış. Sonunda da Atatürk'ün ailesi, doğduğu ev ve akrabaları hakkında birçok belgeye ulaşmış. Kitapta kullandığı belgeler Türk ve Yunan tapu kayıtları ve mahkeme belgeleri olduğu için son derece sağlam ve güvenilir vesikalar.
Kitapta yıllarca süren araştırmanın sonucunda bulunan 80'den fazla Osmanlı Türkçesi ve 16 Yunanca belge kullanılmış. 2010'da yayınlanmak üzere TTK'ya gönderilen kitabın neşri bir türlü gerçekleşmeyince 2013'te bu işi üstlenen Levent Kayapınar'ın çabalarıyla eser yayınlanabildi.
MUSTAFA İSMİ NİÇİN KONDU?
Atatürk'ün Kemal isminin okuldaki öğretmeni tarafından verildiğini biliyoruz. Ancak asıl ismi olan "Mustafa"nın niçin verildiği şimdiye kadar bilinmiyordu. Aileler eskiden çocuklarına genelde kendi anne ve babaları ile daha büyük atalarının isimlerini koyarlardı. Atatürk'ün dedesinin ismi Ahmed'di. Ancak ağabeylerinden birine bu isim verilmişti. Ali Rıza Efendi oğluna dedesinin ismi olan Mustafa'yı vermiştir. İlk defa bu kitapta yayınlanan belgeler ışığında Atatürk'ün dedesinin Mustafa olduğunu öğreniyoruz ve Atatürk'ün soyu 18. yüzyıla kadar iniyor.
Atatürk'ün dedeleri Manastır'daki Kocacık Köyü'nden gelip Selanik'e yerleşmiştir.
Yapılacak yeni araştırmalarla daha eski tarihlere ulaşılabilir.
Atatürk'ün anne tarafından ise dedesi Feyzullah Efendi, dedesinin babası İbrahim Efendi, dedesinin dedesi ise Molla Hasan Efendi'dir. Kitapta hem anne hem de baba tarafından akrabaları hakkında geniş bilgi mevcut.
Anneannesi Ayşe hanımın 1899'da Atatürk'ün Harp Okulu'na girdiği yıl vefat ettiğini bu eserden öğreniyoruz.
Yine Atatürk'ün teyzesi Fatma Molla'nın kocası Ali oğlu Abdullah'ın ailesi hakkında geniş malumat elde ediyoruz. Atatürk'ün babası Ali Rıza Efendi'nin birçok kitapta anlatıldığı gibi kerestecilikle uğraştığı eserdeki vesikalarla belgeleniyor.
Ali Rıza Efendi'nin mirası
Kitabın en kıymetli belgelerinden birisi Ali Rıza Efendi'nin terekesi. Ali Rıza Efendi 23 Mayıs 1886'da öldüğünde arkasında miras olarak şunları bırakmıştı:
1- Koca Kasım Paşa Mahallesi'nde 35.010 kuruş değerinde bir ev.
2- 45 kuruş değerinde softan bir ceket, bir yelek.
3- 20 kuruş değerinde eski bir pantolon.
4- 40 kuruş değerinde 1 palto.
5- 20 kuruş değerinde 1 sandık.
6- 5 kuruş değerinde Lugat-i Osmanî.
7- 10 kuruş değerinde Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi'nin Miftahü'l-Kulub (Kalplerin Anahtarı) adlı kitabı.
8- 5 kuruş değerinde 4 parça evrak Ali Rıza Efendi, 23 Mayıs 1886'da vefat etmiş, mirası 13 Nisan 1887 tarihinde mahkeme tarafından kayıt altına alınmıştır. Mirası 35.010 kuruşluk bir ev, 145 kuruşluk eşya ve iki kitaptır.
Nuri Efendi isimli birisine ise 28.800 akçe borcu vardır. Ali Rıza Efendi'nin defnine 500 kuruş harcanır.
28.800 kuruşluk borç için karşılık ayrılır. 553 kuruş dellaliye masrafına, 139,5 kuruş ise vergiye ayrılır. Zübeyde Hanım'a 751 kuruş mihr bedeli ayrılır. Geriye kalan 4.410 kuruştan 551 kuruş eşi Zübeyde'ye, 1.929 kuruş oğlu Mustafa'ya, 964'er kuruş kızları Makbule ve Naciye verilir.
Atatürk'ün dedesinin isminin Mustafa olduğunu gösteren belge.
K.Cingöz'den alıntı
Kültürlü Olmak
Kültürlü olmak ne Batıda modanın ara sokaklarında köpek gezdirmekti, ne de doğuda bir kasabada bale gösterisi yapmaktı. Kültürlü olmak adam olmaktı. Diline, tarihine ve kültürüne küreselleşme numaralarına, dünya dili İngilizce söylemlerine rağmen sahip çıkmaktır. En az 10000 yıllık bir kültürü ve tarihi 300 yıllık Anglosakson kültürüne heba etmemekti.
Atatürk'ün Kadına Bakışı
"...Bu güzel coğrafyada esbabını değil, aklını güzelleştiren, Devletin menfaatlerini kendi menfaatlerinin üstünde tutan ve çok çalışan gençler görmek istiyorum..."
ATATÜRK'ÜN HİÇBİR TARİH KİTABINDA PEK YER EDEMEMİŞ YAZISI: Kadınlar için de erkekler için var, bu yazıda gerçek Türk kadınına uyarıları olmuştu.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak ya da Ortadoğululaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Kesinlikle...
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Türk toplumunun öz değerlerine büyük önem veriyordu. Öz değerlerin temelinde yer alan ve Türk tarihinde büyük başbuğlar büyüten gerçek Türk kadınının akıl çizgisi içinde geleneksel duruşuna pek mühim derecede önem veriyordu. Özellikle kadına ve kadın haklarına yönelik atılımlar yaparken iki şeye dikkat ediyordu : akıl ve öz.
Atatürk, gerçek bir Türk hanımefendisinin her şeyden önce aklını güzelleştirmesinin kıyafetini güzelleştirmekten daha önemli olduğunun altını çiziyor, kadın hakları konusundaki değişimi gerçekleştirirken ancak Türk geleneklerine uygun değişimin olmasını, yabancılaşmaya yol açmaması konusunda Türk kadınını uyarmayı da ihmal etmiyordu. Bizzat kendisinin şu ifadelerini dikkatlice okuyun derim. 1938 yılından beri hiçbir tarih kitabında yer almamıştır. Atatürk'ün karşıtı olan Batılılaşma adına hep üstü örtülmüştür.
Gazi Paşa :
"Tarih ve olayların tanıklığı ile bilinir ki, büyük Atalarımız ve onların Anaları, gerçekten büyük erdem göstermişler, değerli evlatlar yetiştirmişlerdir.Türk ulusunun yalnız Asya'da değil, Avrupa'da görkemli atılımlar yapması; atalarımızın daha beşikten başlayarak çocuklarının ruhuna mertlik ve erdem aşılamaları sayesindedir...Türk kadınını erkekler tarafından hayattan, dünyadan, insanlıktan, işten güçten uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Oysa gerçek böyle midir? Türk kadınını böyle görmek, Türk kadınını görmemektir. Kadınlarımızın hakkındaki yanılgıya, giyinme biçiminden kaynaklanan şu iki tür zıt yöndeki aşırılık neden oluyor...
Özellikle büyük şehirlerimizde giyinme biçimimiz bizim olmaktan çıkmıştır... Ya ne olduğunu bilmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüş; ya da Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak giyilemeyecek kadar açık bir giyim... Milli tavırlarımızın ve hareketlerinizin insanı olmayan her iki biçimi de dinimizin emri dışındadır. Her ikisi de kötü tesirden, hayatımıza kötülük yapmaktan geri değildir. Dinimiz kadını her iki aşırılıktan da tenzih eder... Giyinme biçiminde aşırılığa varanlar, ölçüyü kaçıranlar; ile Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine özgü gelenekleri, kendine özgü töresi ve milli özellikleri var..."1
Atatürk hayatı boyunca Türk kültürünün korunması ve büyümesi için uğraşmış, Türk kültürünün korunup büyümesini de İslam medeniyetinin ayakta kalması olarak görmüştü. Bu hususta gerek Türk kültürünü benimseyen ve sahiplenen kadına olsun gerek erkeğe olsun ciddi uyarılarda bulunmuştu.
Kadınımızın ve erkeğimizin kesinlikle Batılı veya Ortadoğulu olmadan kendi özünde hem Türk kültürünü hem İslam medeniyetini insanlık düşmanlarından korumasını, özellikle Batıya karşı Kendi kültürü içinde çağdaşlaşmasını istiyordu. Bunu başarmak için insanlarımızın geleneklerinde ölçüyü koruyup çok çalışması gerektiğini söylüyordu.
Ne yazık ki herkes kendi yaşam tarzına göre Atatürk'ü kullandı. Kafasını Batıya adamış, mankurtlaşmış, Türk kültürünü bilmeyen beyinler yaşam biçimini Atatürk ile sağlamlaştırmak için Atatürk Batıcı, çağdaşlık Batı'da, dedi. Diğeri tam zıttını, dedi. Vs vs.
Yani Oculuk buculuk ile Gazi Paşa'nın Türk kültürünü bilen, Türk töresini ve özünü koruyan, bu kültürü benimseyenlerin çok çalışmasını isteyen gerçek milliyetçi, vatansever yanı unutturuldu. Yaşam biçimine göre kullanıldı sahtesi.
İnanın Türk tarihini, kültürünü ve dilini araştırdıkça gerçek Atatürk'ü tanıyor ve hayran oluyorsunuz. En başta da insanlık düşmanı devletlere karşı dünyadaki mazlum ulusların özgüveni kazanmasında Atatürk'ü örnek aldığını öğrenmeniz, en az 12000 yıllık bir tarihi olan Türk kültürünün bu güzel coğrafyadan atılmasına ve sonra da 40000 parçaya ayrılmasına mani olmasını görmeniz ve umumi anlamda İslam medeniyetini İnsanlık düşmanı devletlerine karşı korumasını idrak etmeniz buna yetiyor.
Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15.C, Kaynak Yay., İstanbul 2005, s.246.
Biri Atatürk'ün gerçek düşüncelerinin resmini ifade ediyor, diğeri de Onu yaşam biçimi yapanların temsili Atatürk resmini.
ATATÜRK'ÜN HİÇBİR TARİH KİTABINDA PEK YER EDEMEMİŞ YAZISI: Kadınlar için de erkekler için var, bu yazıda gerçek Türk kadınına uyarıları olmuştu.
Atatürk'ten sonra ve günümüzde ya özellikle Batılılaşmak ya da Ortadoğululaşmak şeklinde doğru olmayan bir kültürel ve sosyal anlayış ortaya çıktı. Oysaki Atatürk kesinlikle ne Batı ne de Ortadoğu olmak istemedi. Kesinlikle...
Doğu kültürü ile Türk kültürünün ortak yönleri ile daha çok ilgileniyor ve özellikle kendi özümüze dönmemizi ve kendi kültürümüz ile Batıya karşı, Batıya rağmen çağdaşlaşmamızı istiyordu. Doğu milletlerinin sömürülen olmaktan kurtulup kendi kültürleri ile yaşamasını istiyordu. Tıpkı insanlık düşmanlarından temizlenen Türk kültürünün kurtulduğu gibi.
Türk toplumunun öz değerlerine büyük önem veriyordu. Öz değerlerin temelinde yer alan ve Türk tarihinde büyük başbuğlar büyüten gerçek Türk kadınının akıl çizgisi içinde geleneksel duruşuna pek mühim derecede önem veriyordu. Özellikle kadına ve kadın haklarına yönelik atılımlar yaparken iki şeye dikkat ediyordu : akıl ve öz.
Atatürk, gerçek bir Türk hanımefendisinin her şeyden önce aklını güzelleştirmesinin kıyafetini güzelleştirmekten daha önemli olduğunun altını çiziyor, kadın hakları konusundaki değişimi gerçekleştirirken ancak Türk geleneklerine uygun değişimin olmasını, yabancılaşmaya yol açmaması konusunda Türk kadınını uyarmayı da ihmal etmiyordu. Bizzat kendisinin şu ifadelerini dikkatlice okuyun derim. 1938 yılından beri hiçbir tarih kitabında yer almamıştır. Atatürk'ün karşıtı olan Batılılaşma adına hep üstü örtülmüştür.
Gazi Paşa :
"Tarih ve olayların tanıklığı ile bilinir ki, büyük Atalarımız ve onların Anaları, gerçekten büyük erdem göstermişler, değerli evlatlar yetiştirmişlerdir.Türk ulusunun yalnız Asya'da değil, Avrupa'da görkemli atılımlar yapması; atalarımızın daha beşikten başlayarak çocuklarının ruhuna mertlik ve erdem aşılamaları sayesindedir...Türk kadınını erkekler tarafından hayattan, dünyadan, insanlıktan, işten güçten uzak tutulduğunu söyleyenler vardır. Oysa gerçek böyle midir? Türk kadınını böyle görmek, Türk kadınını görmemektir. Kadınlarımızın hakkındaki yanılgıya, giyinme biçiminden kaynaklanan şu iki tür zıt yöndeki aşırılık neden oluyor...
Özellikle büyük şehirlerimizde giyinme biçimimiz bizim olmaktan çıkmıştır... Ya ne olduğunu bilmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüş; ya da Avrupa'nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak giyilemeyecek kadar açık bir giyim... Milli tavırlarımızın ve hareketlerinizin insanı olmayan her iki biçimi de dinimizin emri dışındadır. Her ikisi de kötü tesirden, hayatımıza kötülük yapmaktan geri değildir. Dinimiz kadını her iki aşırılıktan da tenzih eder... Giyinme biçiminde aşırılığa varanlar, ölçüyü kaçıranlar; ile Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine özgü gelenekleri, kendine özgü töresi ve milli özellikleri var..."1
Atatürk hayatı boyunca Türk kültürünün korunması ve büyümesi için uğraşmış, Türk kültürünün korunup büyümesini de İslam medeniyetinin ayakta kalması olarak görmüştü. Bu hususta gerek Türk kültürünü benimseyen ve sahiplenen kadına olsun gerek erkeğe olsun ciddi uyarılarda bulunmuştu.
Kadınımızın ve erkeğimizin kesinlikle Batılı veya Ortadoğulu olmadan kendi özünde hem Türk kültürünü hem İslam medeniyetini insanlık düşmanlarından korumasını, özellikle Batıya karşı Kendi kültürü içinde çağdaşlaşmasını istiyordu. Bunu başarmak için insanlarımızın geleneklerinde ölçüyü koruyup çok çalışması gerektiğini söylüyordu.
Ne yazık ki herkes kendi yaşam tarzına göre Atatürk'ü kullandı. Kafasını Batıya adamış, mankurtlaşmış, Türk kültürünü bilmeyen beyinler yaşam biçimini Atatürk ile sağlamlaştırmak için Atatürk Batıcı, çağdaşlık Batı'da, dedi. Diğeri tam zıttını, dedi. Vs vs.
Yani Oculuk buculuk ile Gazi Paşa'nın Türk kültürünü bilen, Türk töresini ve özünü koruyan, bu kültürü benimseyenlerin çok çalışmasını isteyen gerçek milliyetçi, vatansever yanı unutturuldu. Yaşam biçimine göre kullanıldı sahtesi.
İnanın Türk tarihini, kültürünü ve dilini araştırdıkça gerçek Atatürk'ü tanıyor ve hayran oluyorsunuz. En başta da insanlık düşmanı devletlere karşı dünyadaki mazlum ulusların özgüveni kazanmasında Atatürk'ü örnek aldığını öğrenmeniz, en az 12000 yıllık bir tarihi olan Türk kültürünün bu güzel coğrafyadan atılmasına ve sonra da 40000 parçaya ayrılmasına mani olmasını görmeniz ve umumi anlamda İslam medeniyetini İnsanlık düşmanı devletlerine karşı korumasını idrak etmeniz buna yetiyor.
Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15.C, Kaynak Yay., İstanbul 2005, s.246.
Biri Atatürk'ün gerçek düşüncelerinin resmini ifade ediyor, diğeri de Onu yaşam biçimi yapanların temsili Atatürk resmini.
26 Şubat 2019 Salı
Küresel Dünya ve Türkiye Dayatmaları
Ekim 1999 ayında Başbakan Bülent Ecevit, Ünlü ABD gezisinde (amaç Dünya Bankası ve IMF'den ağır imtiyazlar vererek de olsa borç almak)Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn'dan randevu talep etti. Wolfensohn ise randevu yerini Bankanın Vaşington'daki merkez binası gösterdi. Bu davranış diplomatik bir sıkandaldı ve ülke saygınlığı adına trajediydi. Amerikalı Senatör Joseph Biden, merkez binada herkesin gözü önünde Ecevit'e : "Siz Amerika'ya muhtaçsınız; ancak Amerika'nın Size ihtiyacı yok. Kredi ihtiyaçlarınızın olduğunu biliyorum. Kıbrıs sorununu çözün, istenilenleri yerine getirin, Size yardımcı olalım. Aksi taktirde hiçbir yere varamazsınız."dedi.1
Atatürk'ten sonra gelinen noktayı Bülent Ecevit'in kendisine karşı yaptırdığı saygısızlık, küçük düşürme ve aşağılama net gösteriyordu. Atatürk'ün dışarıdan yardım ve borç almadan kendin kendine büyüme ilkesi çöpe atılmıştı. Öyle ki Atatürk Devlet idaresinde bağımlılık doğuracak hiçbir anlaşmaya ve taahhüde girmemiş ve girilmesine de izin vermemişti.
Hatta bu anlamda 1921 yılında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Ankara'ya danışmadan Lozan'da kendi kafasından İngiliz ve Fransız hükümetleri ile imtiyaz sözleşmeleri imzalamıştı. Bunu öğrenen Atatürk, Bekir Sami Bey'in yaptığı tüm imtiyaz sözleşmelerini geçersiz saymış ve Bekir Sami Bey'i Bakanlıktan el çektirmişti. Ayrıca yaşamı boyunca Bekir Sami Bey'e hiçbir görev vermemişti. Çünkü bağımlılık beraberinde itibarsızlaştırmayı da getirirdi. Ülkenin uydu bir devlete dönüşmesine de hizmet ederdi. Keza bu konuda şunları söylüyordu : "Dışarıdan insaf ve yardım dilenmek gibi bir ilke yoktur. İnsaf ve yardım dilenciliğiyle ulus ve devlet işleri görülmez. Millet ve devletin onuru ancak bağımsız olmak ile sağlanır."2 Durum buymu.
Atatürk 'ten sonra her gelen ocu-bucu farketmez kendi içinde dışarıya bağlı kalmadan büyüme ve bağımsız kalma prensibini görmek istenmedi, kolay olanı seçti: İnsaf ve Yardım.
1- 01.10.1999, Hürriyet.
2- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul Yay., 3. Cilt, 1974, s.1638
Atatürk'ten sonra gelinen noktayı Bülent Ecevit'in kendisine karşı yaptırdığı saygısızlık, küçük düşürme ve aşağılama net gösteriyordu. Atatürk'ün dışarıdan yardım ve borç almadan kendin kendine büyüme ilkesi çöpe atılmıştı. Öyle ki Atatürk Devlet idaresinde bağımlılık doğuracak hiçbir anlaşmaya ve taahhüde girmemiş ve girilmesine de izin vermemişti.
Hatta bu anlamda 1921 yılında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Ankara'ya danışmadan Lozan'da kendi kafasından İngiliz ve Fransız hükümetleri ile imtiyaz sözleşmeleri imzalamıştı. Bunu öğrenen Atatürk, Bekir Sami Bey'in yaptığı tüm imtiyaz sözleşmelerini geçersiz saymış ve Bekir Sami Bey'i Bakanlıktan el çektirmişti. Ayrıca yaşamı boyunca Bekir Sami Bey'e hiçbir görev vermemişti. Çünkü bağımlılık beraberinde itibarsızlaştırmayı da getirirdi. Ülkenin uydu bir devlete dönüşmesine de hizmet ederdi. Keza bu konuda şunları söylüyordu : "Dışarıdan insaf ve yardım dilenmek gibi bir ilke yoktur. İnsaf ve yardım dilenciliğiyle ulus ve devlet işleri görülmez. Millet ve devletin onuru ancak bağımsız olmak ile sağlanır."2 Durum buymu.
Atatürk 'ten sonra her gelen ocu-bucu farketmez kendi içinde dışarıya bağlı kalmadan büyüme ve bağımsız kalma prensibini görmek istenmedi, kolay olanı seçti: İnsaf ve Yardım.
1- 01.10.1999, Hürriyet.
2- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul Yay., 3. Cilt, 1974, s.1638
Eski Türklerde Kadın ve Atatürk
ESKİ TÜRKLERDE KADIN ...
''TÜM DÜNYANIN EN TEMİZ VE EN AHLAKLI KADINLARI ''
Marco Polo..
[ ... Tarihte hiçbir toplum, kadını Türkler kadar erkekle eşit saymamış ve hak tanımamıştır. Her iki cinsin kendilerine ait, karşı cinsin yerine getirmek zorunda olmadığı görev ve sorumlulukları vardı.
Her cins aynı eğitimden geçer; cinsler arasında ayrım, toplumun tüm kesimlerinde yadsınırdı...
Eski Türklerde, Kadının özgür ve cinsler arasındaki ayrımın az olması, Türk kadınlarının kendilerine özen göstermediği, süs ve güzelliklerine dikkat etmediği, cinselliğe önem vermediği anlamına gelmez.
Giysileri son derece renkli ve süslüdür, zerafete ve alımlılığa önem verirler. Beğenilmeyi severler ve güzellikleriyle ilgili övgüleri, 'memnuniyetle kabul ederler'. Serbestçe kullandıkları özgürlüklere sahiptirler ama son derece iffetlidirler.
Ünlü İtalyan gezgini Marco Polo, bir seyahatname klasiği olan ‘İl Millione’ adlı yapıtında, Türk kadınlarının 'ahlaki temizliğini' över ve onların “tüm dünyanın en temiz ve ahlaklı” kadınları olduğunu söyler...
Tedirgin etme (taciz), kadına saldırganlık (tecavüz), evlilik dışı ilişki (zina) gibi cinsel suçlar eski Türk toplumunda yok denecek kadar azdır. Kadına saldırının Türk hukukundaki cezası ölümdür.
Tecavüze uğrayan kadın toplumdan dışlanmaz, ona sahip çıkılır. Evlilik dışı çocuğu olursa kadın ulu bir kayın ağacıyla evlendirilir (kayınbaba, kaynana, sözcükleri buradan gelir), çocuk bu yolla meşrulaştırılır.
Günümüzde töre cinayeti adı verilen olayların, Türk töresiyle bir ilgisi yoktur. Basında sıkça kullanılan bu tanım, Türk geleneklerini yıpratma amacını taşımaktadır...
Eski Türklerde, tecavüze uğrayan kadına sahip çıkılırken; namusunu korumayan kadın hoşgörülmez. Eski Türk inancına göre, Doğum Tanrısı (Ayzıt), “ne denli yalvarırlarsa yalvarsınlar, namusunu korumamış kadınların yardımına” gelmez...
10.Yüzyılın ünlü coğrafyacısı al-Balhi, kitâb al-bad va’l-tarih adlı yapıtında, Türkler’de 'kadının erkeğe eşit' olduğunu, toplumsal yaşamın her alanında 'varlığını sürdürdüğünü' ve beğendiği erkeğe 'evlenme teklif edecek kadar' özgür olduğunu yazar...
12.Yüzyıl tarihçilerinden İbn Cübeyr, 'Türk ülkelerinde kadına gösterilen saygıyı, başka hiçbir yerde' görmediğini söyler..."
Türk kadınlarının ölçülü ve güzel giyindiklerini, başlarını güzel örtündüklerini, gerek İslamiyet öncesinde olsun gerek sonrasında olsun ölçülü bir baş örtmenin olduğunu, hatta bu durumun Türklerle kültürel ilişkileri olan Japonlarda da görüldüğünü 14.yüzyılın ünlü Arap gezgini İbn Batuda, ünlü 'Seyahatname' sinde bildirmişti; ayrıca Batuta, Orta Asya kadınlarının, onların 'peçe, çarşaf diye birşey tanımadığını', 'erkeklerle birlikte dolaştıklarını”, gerektiğinde 'komutan olacak kadar' iyi savaştıklarını, bilgiye de yüksek derecede ilgi gösterdiğini söyler,
Keza bu konuda Atatürk de "...kadınlarımız kendini değil, aklını güzelleştirecektir. Gerçek güzelliğin bu olduğunu bilir, yansıtır bunu.., " demiştir.
Aziz Sancar ve Türkçe Kelamı
"BBC beni aradı. Bana 'Arap mısınız, kısmen mi Türk'sünüz' diye sorarak saygısızlık yaptılar. BBC'ye söyledim. Ben Türk'üm, o kadar! Mardin'de de doğmuşsam, Cizre'de de doğmuşsam, Kars'ta da doğmuşsam ben Türk'üm..."
Prof. Dr. Aziz Sancar
Nobel Ödüllü Türk Bilimadamı
#AzizSancar
Prof. Dr. Aziz Sancar
Nobel Ödüllü Türk Bilimadamı
#AzizSancar
Cüneyt Arkın ile Bir İftar
Cüneyt Arkın iftar çadırında ;
Mahallesinde gerçekleştirilen iftara sürpriz bir şekilde katılan ve iftar masasında oturan vatandaşları tektek ziyaret ederek selamlayan, Türk Sinemasının efsane aktörü Cüneyt Arkın, iftarda yaptığı konuşmada, “ Allah tuttuğumuz oruçları ve yaptığımız ibadetleri kabul etsin. Fahrettin kardeşimden İlçe Başkanımız hakkında biraz bilgi aldım. Öğrendiğim kadarı ile kendisi gece gündüz koştururmuş. Koşturacaklar. Hepimiz koşturacağız. Çünkü Türk halkı buna layık. Türk halkının hakkı.
Az önce masaları gezerken içim bir tuhaf oldu. Annelerimizi, bacılarımızı kardeşlerimizi gördüm. Hepsinin gözünde ayrı bir mutluluk ifadesi var. Türk milletinin harika bir kültürü, eşsiz bir medeniyeti var. Türkler dünyanın her yerinde eşsiz eserleri var. Nereye giderseniz gidin, camisini, köprüsünü, medresesini görürsünüz. Biz gittiğimiz her yere medeniyet götürmüşüz. Amerika, Batı gittiği her yere göz yaşı ve ölüm götürmüş.
Bir de bizim gençlerimiz onları taklit ediyor. Onları taklit etmemeliler. Eğer biraz araştırırlarsa görecekler. Asıl medeniyet bizde.” dedi..
#cüneytarkın #aktör #yeşilcam
Mahallesinde gerçekleştirilen iftara sürpriz bir şekilde katılan ve iftar masasında oturan vatandaşları tektek ziyaret ederek selamlayan, Türk Sinemasının efsane aktörü Cüneyt Arkın, iftarda yaptığı konuşmada, “ Allah tuttuğumuz oruçları ve yaptığımız ibadetleri kabul etsin. Fahrettin kardeşimden İlçe Başkanımız hakkında biraz bilgi aldım. Öğrendiğim kadarı ile kendisi gece gündüz koştururmuş. Koşturacaklar. Hepimiz koşturacağız. Çünkü Türk halkı buna layık. Türk halkının hakkı.
Az önce masaları gezerken içim bir tuhaf oldu. Annelerimizi, bacılarımızı kardeşlerimizi gördüm. Hepsinin gözünde ayrı bir mutluluk ifadesi var. Türk milletinin harika bir kültürü, eşsiz bir medeniyeti var. Türkler dünyanın her yerinde eşsiz eserleri var. Nereye giderseniz gidin, camisini, köprüsünü, medresesini görürsünüz. Biz gittiğimiz her yere medeniyet götürmüşüz. Amerika, Batı gittiği her yere göz yaşı ve ölüm götürmüş.
Bir de bizim gençlerimiz onları taklit ediyor. Onları taklit etmemeliler. Eğer biraz araştırırlarsa görecekler. Asıl medeniyet bizde.” dedi..
#cüneytarkın #aktör #yeşilcam
Sağlıkla İlgili Türkçe Çalışma ve Dil Etkinlikleri
Uzun biraz ama; sağlık kavramları ile ilgili okunmaya değer.
Ambulans : Cankurtaran
Bu kavramda bir terslik var; ama bilen yok. Latincede ve İtalyancada "Ambulance" sözcüğü "Dolaşan" anlamına gelmektedir. Aslında sözcüğün kullanımı doğru; çünkü İstanbul trafiğinde dolaşmaktan can kurtaramıyor ki...
Doktor : Hekim, Tabip
Pratisyen Doktor : Uzman hekim, Bilgin Tabip
Hastane : Hekimane
Hasta : Sayrık
Hastalık : Sayrılık
Semptom :Belirti
Ambulans : Cankurtaran
Analiz : Çözümleme
Teşhis : tanı
Tedavi : Sağaltım
Sfilis: Frengi, cüzzam: Bel Soğukluğu, Frenk Sayrılığı
Sterilizasyon: Tıbbi Temizleme
Muayene : Ön Bakı
Triaj: İlk Bakı
Exit: Çıkış
Emboli veya Anji : Damar tıkanıklığı
Diüretik : İdrarsöken
Kronik : Süregen
Akut : İvegen
Bronşit : Akciğer bulanığı
Pnömoni, Zatürre : Akciğerinmesi
Hepatit A,B,C: Tip 1,Tip 2 Tip 3 Sarılık
Anti-obstrüktif : Tıkanıklık-giderici
Komp-likasyon; Komplike: Yan-etkisel; Yanetki
Endikasyon : İzlence
Antiseptik : Mikropöldüren
Diyaliz : Arınım
Diyaliz Makinesi : Arınım aleti
İnsülin : Kan İçsalgısı
İnsülin hormonu :Kan İçsalgı bezi
Diyabet Hastalığı: Şeker Sayrılığı
Ultrasonografi : Doku Taraması DT
Tomografi : Kesitsel Doku Taraması KDT
Röntgen : Organ Taraması OT
Nefrografi: Böbrek Taraması BT
İmmotoloji Servisi: Bağışıklık Bölümü
Stent : Kafes, Çubuk
Agregasyon : Kümelenme
Prematüre : Erkendoğan
Kalorimetre: Isıölçer
Termometre :Sıcaklıkölçer, Ateşölçer
Virüs :Bulaşgan
Bakteri :Bulaşgancık
Mikroorganizma : minicanlı
Hipertansiyon : Yüksek Kanbasıncı
Tansiyon : Kanbasınç, Kandeğer
Poliklinik Servisi: Özelbakı Bölümü
Kemoterapi : Urbakım
Anestezi Servisi : Uyuşturma Bölümü
Algoloji servisi : Ağrı Bölümü
Diyetisyen : Beslenme Uzmanı
Diyet Servisi : Beslenme Bölümü
Alerji: Hassasiyet; Duyum
Bakteriyolojik Servis : Bulaşgancık Bölümü
Check up : Tam Bakı, Tam Bakım
Onkoloji : Urbilim
Kardiyoloji : Kalpbilimi
Hematoloji : Kanbilimi
Pediatri Servisi :Çocuk Bölümü
Nöroloji : Sinirbilimi
Gastroenteroloji Servisi : Sindirim Bölümü
Jinekoloji Servisi: Kadın Sayrılığı Bölümü
Enjektör : İğne, Şırınga
Enjekte Etmek : Aşı yapmak, Ağne yapmak
Nefroloji :Böbrek Bilimi
Psikiyatrist: Tıbbi Ruh hekimi
Psikolog : Ruh hekimi
Psikasteni: Ruh Yitimi
Perinaloji Servisi: Riskli Gebelik Bölümü
Anoreksi: İştahsızlık
Obezite : İştahlılık, Şişmanlık,
Akne : Sivilce
Felç : İnme
Müşahede :Gözlemleme, Gözlem
İltihap : Yangı, İrin
İltihaplanma : Yangılama, İrinleme
Sinüzit : Alınirini
Antibiyotik : Mikropatan
Sözgelimi;
Romatizma : Kasağrılığı
"Cihangir'deki tahta evde, Tophane'nin yıkık damlarını ve kırık kiremitlerini gören penceremde, annemin kasağrılığı iniltilerini dinleye dinleye bütün ömrümü mü geçireceğim?" -Peyami Safa, Yalnızız, s.234
Konsültasyon : Tıbbi fikirleşme, Hekimleşme
"Tek hekimi olan memlekette ben kimi bulur da tıbbifikirleşim yaparım?" -Reşat Nuri Güntekin, Sönmüş Yıldızlar, s.127.
Hastalık : Sayrılık
Sayrılıktan ötürü engelliler bir yana, hep susan bir insan tasarlamaya yetmiyor hayal gücüm." -Nejat Uygur
Bunlar aklıma gelenler. Daha düşünsek demek ki çarşaf gibi olur.
Karşısına Türkçesini yazdığım bu sözcükleri az çok çoğumuz duyuyoruz; ama ne anlama geldiğini bilmeden kullanıyoruz; insanın bilmediği sözcük ve kavramları benimsemesi insanı yönlendirilmiş bir robot yaparmış. Bu yüzden her yabancı sözcüğü körü körüne benimsemek kadar berbat bir şey olamaz.
Yukarıdaki anlamını bilmediğiniz; ama kullanmak zorunda olduğumuz sözcüklerin bir kısmını da kendim Türkçeleştirdim, bir kısmı ise zaten Türkçeleşmişti; aklıma geldikçe bir araya getirdim. Bunları yapmam sadece 25 dakikamı aldı.
Sağlık ile ilgili tüm kavramların Türkçesi varken veya kolaylıkla yapılabilecekken hala halkımızın anlamadığı bir şekilde İngilizce adıyla söylemek gerekirse doctorların haspitallerde; sağlı ocaklarında, diğer sağlık kurumlarında İngilizce olan tarzanca ve ölmüş bir dil olan latince sözcükler neden hala kullanılmaktadır veya illa kullanılacaksa sözgelimi; Neden,
"TRİAJ
İLK BAKI"
halinde iki anlamı da birlikte olacak şekilde tüm kurumlarda verilmemektedir. Herkes tarzanca bilmek zorunda değil. İnsanlarımız daha düzgün Türkçe bile konuşamazken, Tarzanca bilmek zorunda kabul edilmesi trajikomik bir durumdur.
Ayrıca bir anekdottur ki Tarzanca kullanmak iyi bir şey olsaydı Tarzanın kendisine faydası dokunurdu; Tarzan hala ormanda, ağaç kavuklarında yaşıyor. Biz de Jeyni bulmasına yardım ediyoruz :)
Bunu Cimer ve Bimer ile gerekli yerlere ilettim. Tüm sağlık kurumlarda sözgelimi hastane tabelası yerine Hekimhane , doktor sözcüğü yerine Hekim sözcüğü, hastalık yerine Sayrılık sözcüğü, poliklinik servisi sözcüğü yerine Özel Bakı Bölümü sözcüğü, triaj yerine İlk Bakı gibi sözcük ve kavramların tekrar düzenleme yapılarak kullanılması için yazdım; bir umuttur. Yıldızlara ulaşmak ,ulaşmasan da en azından o yolda gitmek...
Ayrıca dilimizi kirleten ve içimize yerleşmiş bu sözcüklerden bir kaç tümce kurarsak :
Gece oğlumuz birdenbire öksürük ile ağlamaya başladı; ateşinin çıktığını farkettik, ateşi çıkınca termostat cihazı ile ölçtük; ateşi havale şeklindeydi; hastaneye gitmeye karar verdik. Araç bozuktu; ambulans çağırdık.
Ambulans hastanenin emergenci bölümünden içeri giriş yaptı. Pratisyen doktor; triaj ile ilk muayenesini yaptı. Bizi pediatri servisine yönlendirdiler. Oradan müşahede odasına girdik, burada kalpol ve pedifen ile havalesi düşürüldü; Sterilizasyonlu bir ortamda tetkikler yapıldı. Röntgen çekildi, ardından Ultrasonografi yapıldı. Bir teşhis konuldu.
Mikrop ve bakterilerden kaynaklanan iltihap vücudun bronşiol kısmına doğru inmişti, doktor bir saatlik süren endikasyon sonucu "Akut Bronşit" teşhisini koydu ve ilaç yazdı. İlaçlar kullanılırken olası bir komplikasyon veya alerji semptomları görülürse hemen hastane girişinde emergenci yazılı yerin yanındaki Perinaloji Servisinin içindeki pediatri odasına derhal gelinecekti. Hastanenin eksıt kısmından çıktık.
Doktor,10 tane enjektör ve antibiyotik yazmıştı, hemen ilaçları aldık; özel bir hastane polikliniğinde antibakteriyel bir yerde şırınga ile bir antibiyotik verildi. Evladımız biraz daha iyiydi. Doktor ayrıca antiseptik ve antibakteriyel bir ilaç da yazmıştı. Anti-obstrüktif çok iyi gelmişti. Vs vs.
Ben böyle tümceler kurmayı istemiyorum artık.
Bahri Efe.
Ambulans : Cankurtaran
Bu kavramda bir terslik var; ama bilen yok. Latincede ve İtalyancada "Ambulance" sözcüğü "Dolaşan" anlamına gelmektedir. Aslında sözcüğün kullanımı doğru; çünkü İstanbul trafiğinde dolaşmaktan can kurtaramıyor ki...
Doktor : Hekim, Tabip
Pratisyen Doktor : Uzman hekim, Bilgin Tabip
Hastane : Hekimane
Hasta : Sayrık
Hastalık : Sayrılık
Semptom :Belirti
Ambulans : Cankurtaran
Analiz : Çözümleme
Teşhis : tanı
Tedavi : Sağaltım
Sfilis: Frengi, cüzzam: Bel Soğukluğu, Frenk Sayrılığı
Sterilizasyon: Tıbbi Temizleme
Muayene : Ön Bakı
Triaj: İlk Bakı
Exit: Çıkış
Emboli veya Anji : Damar tıkanıklığı
Diüretik : İdrarsöken
Kronik : Süregen
Akut : İvegen
Bronşit : Akciğer bulanığı
Pnömoni, Zatürre : Akciğerinmesi
Hepatit A,B,C: Tip 1,Tip 2 Tip 3 Sarılık
Anti-obstrüktif : Tıkanıklık-giderici
Komp-likasyon; Komplike: Yan-etkisel; Yanetki
Endikasyon : İzlence
Antiseptik : Mikropöldüren
Diyaliz : Arınım
Diyaliz Makinesi : Arınım aleti
İnsülin : Kan İçsalgısı
İnsülin hormonu :Kan İçsalgı bezi
Diyabet Hastalığı: Şeker Sayrılığı
Ultrasonografi : Doku Taraması DT
Tomografi : Kesitsel Doku Taraması KDT
Röntgen : Organ Taraması OT
Nefrografi: Böbrek Taraması BT
İmmotoloji Servisi: Bağışıklık Bölümü
Stent : Kafes, Çubuk
Agregasyon : Kümelenme
Prematüre : Erkendoğan
Kalorimetre: Isıölçer
Termometre :Sıcaklıkölçer, Ateşölçer
Virüs :Bulaşgan
Bakteri :Bulaşgancık
Mikroorganizma : minicanlı
Hipertansiyon : Yüksek Kanbasıncı
Tansiyon : Kanbasınç, Kandeğer
Poliklinik Servisi: Özelbakı Bölümü
Kemoterapi : Urbakım
Anestezi Servisi : Uyuşturma Bölümü
Algoloji servisi : Ağrı Bölümü
Diyetisyen : Beslenme Uzmanı
Diyet Servisi : Beslenme Bölümü
Alerji: Hassasiyet; Duyum
Bakteriyolojik Servis : Bulaşgancık Bölümü
Check up : Tam Bakı, Tam Bakım
Onkoloji : Urbilim
Kardiyoloji : Kalpbilimi
Hematoloji : Kanbilimi
Pediatri Servisi :Çocuk Bölümü
Nöroloji : Sinirbilimi
Gastroenteroloji Servisi : Sindirim Bölümü
Jinekoloji Servisi: Kadın Sayrılığı Bölümü
Enjektör : İğne, Şırınga
Enjekte Etmek : Aşı yapmak, Ağne yapmak
Nefroloji :Böbrek Bilimi
Psikiyatrist: Tıbbi Ruh hekimi
Psikolog : Ruh hekimi
Psikasteni: Ruh Yitimi
Perinaloji Servisi: Riskli Gebelik Bölümü
Anoreksi: İştahsızlık
Obezite : İştahlılık, Şişmanlık,
Akne : Sivilce
Felç : İnme
Müşahede :Gözlemleme, Gözlem
İltihap : Yangı, İrin
İltihaplanma : Yangılama, İrinleme
Sinüzit : Alınirini
Antibiyotik : Mikropatan
Sözgelimi;
Romatizma : Kasağrılığı
"Cihangir'deki tahta evde, Tophane'nin yıkık damlarını ve kırık kiremitlerini gören penceremde, annemin kasağrılığı iniltilerini dinleye dinleye bütün ömrümü mü geçireceğim?" -Peyami Safa, Yalnızız, s.234
Konsültasyon : Tıbbi fikirleşme, Hekimleşme
"Tek hekimi olan memlekette ben kimi bulur da tıbbifikirleşim yaparım?" -Reşat Nuri Güntekin, Sönmüş Yıldızlar, s.127.
Hastalık : Sayrılık
Sayrılıktan ötürü engelliler bir yana, hep susan bir insan tasarlamaya yetmiyor hayal gücüm." -Nejat Uygur
Bunlar aklıma gelenler. Daha düşünsek demek ki çarşaf gibi olur.
Karşısına Türkçesini yazdığım bu sözcükleri az çok çoğumuz duyuyoruz; ama ne anlama geldiğini bilmeden kullanıyoruz; insanın bilmediği sözcük ve kavramları benimsemesi insanı yönlendirilmiş bir robot yaparmış. Bu yüzden her yabancı sözcüğü körü körüne benimsemek kadar berbat bir şey olamaz.
Yukarıdaki anlamını bilmediğiniz; ama kullanmak zorunda olduğumuz sözcüklerin bir kısmını da kendim Türkçeleştirdim, bir kısmı ise zaten Türkçeleşmişti; aklıma geldikçe bir araya getirdim. Bunları yapmam sadece 25 dakikamı aldı.
Sağlık ile ilgili tüm kavramların Türkçesi varken veya kolaylıkla yapılabilecekken hala halkımızın anlamadığı bir şekilde İngilizce adıyla söylemek gerekirse doctorların haspitallerde; sağlı ocaklarında, diğer sağlık kurumlarında İngilizce olan tarzanca ve ölmüş bir dil olan latince sözcükler neden hala kullanılmaktadır veya illa kullanılacaksa sözgelimi; Neden,
"TRİAJ
İLK BAKI"
halinde iki anlamı da birlikte olacak şekilde tüm kurumlarda verilmemektedir. Herkes tarzanca bilmek zorunda değil. İnsanlarımız daha düzgün Türkçe bile konuşamazken, Tarzanca bilmek zorunda kabul edilmesi trajikomik bir durumdur.
Ayrıca bir anekdottur ki Tarzanca kullanmak iyi bir şey olsaydı Tarzanın kendisine faydası dokunurdu; Tarzan hala ormanda, ağaç kavuklarında yaşıyor. Biz de Jeyni bulmasına yardım ediyoruz :)
Bunu Cimer ve Bimer ile gerekli yerlere ilettim. Tüm sağlık kurumlarda sözgelimi hastane tabelası yerine Hekimhane , doktor sözcüğü yerine Hekim sözcüğü, hastalık yerine Sayrılık sözcüğü, poliklinik servisi sözcüğü yerine Özel Bakı Bölümü sözcüğü, triaj yerine İlk Bakı gibi sözcük ve kavramların tekrar düzenleme yapılarak kullanılması için yazdım; bir umuttur. Yıldızlara ulaşmak ,ulaşmasan da en azından o yolda gitmek...
Ayrıca dilimizi kirleten ve içimize yerleşmiş bu sözcüklerden bir kaç tümce kurarsak :
Gece oğlumuz birdenbire öksürük ile ağlamaya başladı; ateşinin çıktığını farkettik, ateşi çıkınca termostat cihazı ile ölçtük; ateşi havale şeklindeydi; hastaneye gitmeye karar verdik. Araç bozuktu; ambulans çağırdık.
Ambulans hastanenin emergenci bölümünden içeri giriş yaptı. Pratisyen doktor; triaj ile ilk muayenesini yaptı. Bizi pediatri servisine yönlendirdiler. Oradan müşahede odasına girdik, burada kalpol ve pedifen ile havalesi düşürüldü; Sterilizasyonlu bir ortamda tetkikler yapıldı. Röntgen çekildi, ardından Ultrasonografi yapıldı. Bir teşhis konuldu.
Mikrop ve bakterilerden kaynaklanan iltihap vücudun bronşiol kısmına doğru inmişti, doktor bir saatlik süren endikasyon sonucu "Akut Bronşit" teşhisini koydu ve ilaç yazdı. İlaçlar kullanılırken olası bir komplikasyon veya alerji semptomları görülürse hemen hastane girişinde emergenci yazılı yerin yanındaki Perinaloji Servisinin içindeki pediatri odasına derhal gelinecekti. Hastanenin eksıt kısmından çıktık.
Doktor,10 tane enjektör ve antibiyotik yazmıştı, hemen ilaçları aldık; özel bir hastane polikliniğinde antibakteriyel bir yerde şırınga ile bir antibiyotik verildi. Evladımız biraz daha iyiydi. Doktor ayrıca antiseptik ve antibakteriyel bir ilaç da yazmıştı. Anti-obstrüktif çok iyi gelmişti. Vs vs.
Ben böyle tümceler kurmayı istemiyorum artık.
Bahri Efe.
BİR ANZAK ASKERİ
Bir anzak askerinin çanakkale savaşı sırasında ailesine yazdığı mektup..
Alistair John TAYLOR
GELİBOLU 1915
Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.
Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakamayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu?da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu?nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi?nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusundan yükselerek Yeni Zelanda da ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar... Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım.
Vatan uğruna kahramanca? ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece hevesli oğlan çocuklarıyız. Asıl kahraman olan Türkler. Johnny Türk dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.
Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu.Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı.Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.
Bana sigara ikram eden iki Türk'e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türkler'den bir sen no İngiliz, diye şaşırarak sordu. Ben İngiliz değilim, dedim. Sonra elini uzattı. Ben TÜRK, dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu'nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.
Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.
Bu benim savaşım değil.
Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.
Tanrım günahlarımı affet.
Hepinizi çok seviyorum.
Ebediyen sizin oğlunuz.
Alistair John TAYLOR
GELİBOLU 1915
Sevgili ve bir zamanlar mutlu ailem.
Gelibolu cehenneminden hepinize merhaba! Bu mektubu size yazmak niyetinde değildim. Aslında ben artık kimseyle konuşmak kimsenin, kimsenin yüzünü görmek istediğimden de emin değilim. Hem siz benim buraya cehennem dediğime bakamayın burası hakikaten güzel bir yer. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce zeytin ağaçlarının bolluğu, savaşa aldırmadan her yanda pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları yarımadayı kızıla boyayarak batan güneşin insanın içini acıtan güzelliği ve bir de Gelibolu bülbülleri. Gelibolu?da hâlâ un ufak olmadan kalan küçük bir ruh parçam mevcutsa bunu bülbüller sağlamıştır. Eğer o sırada bir Türk öldürmüyor ya da Türkler tarafından öldürülmüyorsak, Gelibolu?nun muhteşem gurubunu seyrediyoruz. Ege Denizi?nin içine gömülen güneşin biraz önce Pasifik Okyanusundan yükselerek Yeni Zelanda da ki ertesi günü aydınlattığını bilmek insanın canını acıtıyor. Fakat bu acı hissi çok kısa sürüyor, sonra yeniden katılaşıyorum. Artık saatlerce hiçbir şey hissetmiyor ve duymuyorum. Bu arada sadece bakıyor, saklanıyor, ateş ediyor, süngü takıyor, düşman öldürüyor, bit ayıklıyor, yemek diye verdikleri kuru bisküvi, kraker, kuru et parçalarını kemiriyor, zaman olursa yatıyor, çok ender olarak da uyuyorum. Ben artık sadece bir Anzak askeriyim. Ne sevdiğim şarkılar, yemekler, kokular ne de sevdiğim insanlar... Ben artık bir sayıyım. Yaşayan bir sayı. Ölürsem o zaman da bir sayı olacağım.
Vatan uğruna kahramanca? ölmüş bir sayı. Kahramanca ve vatan uğruna! Kahramanlık mı? Hadi yaa. Kahramanlık zorla olmaz. Vatana gelince... Burası Türklerin vatanı ve bu savaş bizim savaşımız değil. Bizler İngilizlerin de söyledikleri gibi sadece hevesli oğlan çocuklarıyız. Asıl kahraman olan Türkler. Johnny Türk dediğimiz Türkler vatanlarını savunmak için bize karşı çok ağır şartlar altında direniyorlar ve kahramanca ölen asıl onlar.
Geçen hafta ölüleri gömmek için karşılıklı ateş kes ilan edildiğinde ilk defa Türkleri yakından ve canlıyken gördük. Türkler bize anlatılan canavarlara benzemiyordu.Onlar da gözlerinde endişe ve keder olan genç insanlardı.Onlarında arkalarında bekleyen üzüntülü aileleri, yaşlı anne-babaları, karıları belki de sevgileri vardı. Onlar da yaralanınca acı çekiyor, onlar da gencecik hayallerini bırakıp ölüyorlar. Türkler de insandı.
Bana sigara ikram eden iki Türk'e ben de konserve et verdim, ama kabul etmediler. Bu sığır etidir dediysem de inanmadılar. Aslında anlamadılar. O zaman ellerimle kafama boynuz yapıp öküz gibi böğürdüm. Güldüler. Ben de güldüm. Orada savaş meydanında etrafımız askerlerin cesetleriyle doluydu, biz düşmandık ve birbirimize gülüyorduk. Bana sigara ikram eden Türkler'den bir sen no İngiliz, diye şaşırarak sordu. Ben İngiliz değilim, dedim. Sonra elini uzattı. Ben TÜRK, dedi. Bana uzatılan eli tuttum. Orada, Gelibolu'nun en kanlı savaşlarının yapıldığı o tepede, el sıkıştık. Ben artık bu adamla nasıl düşman olabilirdim? Ben bu adamla neden düşman olmuştum ki? Düşmanım o anda artık arkadaş Türk olmuştu.
Ben bu savaşta ölmeyi reddediyorum.
Bu benim savaşım değil.
Fakat yaşamak için de hiç isteğim kalmadı.
Tanrım günahlarımı affet.
Hepinizi çok seviyorum.
Ebediyen sizin oğlunuz.
Sahte Kavramlar ve Atatürk Kullanıcıları
1940 yılından itibaren birden bire Batı ve batılılaşma hayranlığı başladı; öyle ki Atatürk'ün: "Batıya ve Batının Batısı Azmanistan'a karşı mesafeli durun, bağımlılık yapan hiçbir oluşuma girmeyin, Batı'nın gerçek yüzünü görün, batılılaşmadan, Batılı
veya Doğulu olmadan milli benliği geliştirerek çağdaşlaşın, Bizler maymun değiliz, kimseyi ve hiçbir oluşumu taklit etmeden kendi özümüz ile Batıya rağmen yükselteceğiz," diyordu.
Ancak durum böyle iken Atatürkçülük adı kullanılarak sanki Atatürk'ün isteği gibi yalan ve yanlış bir yaklaşım ile her gelen herkes gerek Nato'ya ve gerekse Avrupa Birliği'ne girmek için her şeyi yaptı. Bu konuda 40000 tane taviz verildi.
Sözgelimi Osmanlı Devleti'nin iktisadını çökerten1838 (İngiltere)Balta Limanı Anlaşması'nın tıpatıp aynısı olan 1995 (Avrupa)Gümrük Birliği Anlaşması onaylandı, onaylaması ile iktisadımız Avrupa'ya bağlandı. Büyük bir başarı ile basın yayında anlatılan Gümrük Birliği ve devamı Kopenang Kriterleri ile bunların dayattığı küreselleştirme ve özelleştirme, IMF imtiyaz borcu vs. dayatmalarıyla iktisadımız çöktü. İthalat arttı, ihracat azaldı. Haliyle yerli üretim düştü, dışalımlı tüketim arttı. Dışalım arttıkça yerli tarım, hayvancılık ve sanayimizde üretim sektörü bitti, bu sektörlerde çalışan çiftçi, esnaf, zanaatkar, hayvancı, sanayi erbabı insanlarımız işsiz kalınca, bulundukları yerlerden Batıya göç ettiler, Batı ve Doğu arasında iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi, çevresel vs. birçok uçurumlar oluştu. Vs. Vs.
Atatürk, bunları önceden gördüğü için:
"Asla Batılı olmayın. Asla Batılılaşmayın. Batının dayattığı oluşumlara girerken 40 kez düşünün. Özünüzü Koruyun. Batıya karşı mesafeli olun. "demiştir. Atatürk'ten sonra , Atatürk'e karşı olarak pompalanan Batılılaşmak oluşumu en büyük yalan olarak devam ettirildi..
Şunu bilin ki bir düşünceyi savunuyor gibi yaparak yoketme kavramı en çok Atatürk kavramı ile oldu. Atatürk'ün karşı çıktığı tüm her şey sanki Atatürk düşüncesi gibi empoze ettirilerek içi boşaltıldı. Atatürk adı ile Atatürk'ün vatan ve vatanperverlik kavramı yok edildi.
veya Doğulu olmadan milli benliği geliştirerek çağdaşlaşın, Bizler maymun değiliz, kimseyi ve hiçbir oluşumu taklit etmeden kendi özümüz ile Batıya rağmen yükselteceğiz," diyordu.
Ancak durum böyle iken Atatürkçülük adı kullanılarak sanki Atatürk'ün isteği gibi yalan ve yanlış bir yaklaşım ile her gelen herkes gerek Nato'ya ve gerekse Avrupa Birliği'ne girmek için her şeyi yaptı. Bu konuda 40000 tane taviz verildi.
Sözgelimi Osmanlı Devleti'nin iktisadını çökerten1838 (İngiltere)Balta Limanı Anlaşması'nın tıpatıp aynısı olan 1995 (Avrupa)Gümrük Birliği Anlaşması onaylandı, onaylaması ile iktisadımız Avrupa'ya bağlandı. Büyük bir başarı ile basın yayında anlatılan Gümrük Birliği ve devamı Kopenang Kriterleri ile bunların dayattığı küreselleştirme ve özelleştirme, IMF imtiyaz borcu vs. dayatmalarıyla iktisadımız çöktü. İthalat arttı, ihracat azaldı. Haliyle yerli üretim düştü, dışalımlı tüketim arttı. Dışalım arttıkça yerli tarım, hayvancılık ve sanayimizde üretim sektörü bitti, bu sektörlerde çalışan çiftçi, esnaf, zanaatkar, hayvancı, sanayi erbabı insanlarımız işsiz kalınca, bulundukları yerlerden Batıya göç ettiler, Batı ve Doğu arasında iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi, çevresel vs. birçok uçurumlar oluştu. Vs. Vs.
Atatürk, bunları önceden gördüğü için:
"Asla Batılı olmayın. Asla Batılılaşmayın. Batının dayattığı oluşumlara girerken 40 kez düşünün. Özünüzü Koruyun. Batıya karşı mesafeli olun. "demiştir. Atatürk'ten sonra , Atatürk'e karşı olarak pompalanan Batılılaşmak oluşumu en büyük yalan olarak devam ettirildi..
Şunu bilin ki bir düşünceyi savunuyor gibi yaparak yoketme kavramı en çok Atatürk kavramı ile oldu. Atatürk'ün karşı çıktığı tüm her şey sanki Atatürk düşüncesi gibi empoze ettirilerek içi boşaltıldı. Atatürk adı ile Atatürk'ün vatan ve vatanperverlik kavramı yok edildi.
3 Şubat 2019 Pazar
1838 Balta Limanı Anlaşması : 1995 Gümrük Birliği Anlaşması
Tarih şunu gösteriyor ki iktisadi bağımsızlık her şeydir. İstikbal demektir, istiklal demektir, bağımsızlık demektir. Yaşamak demektir, Özgür olmak demektir, Köle olmadan hür yaşamak demektir; iktisadı bağımsızlık için yapılacak şey ise ne olursa olsun ihracat artırmak için gerekirse ithalatı yüksek vergiler ile dizginleyecek, yerli üreticiyi her anlamda üretmesi için destekleyeceksin, ürettiğini iyi satması için takip edeceksin, yabancılardan aldığın verginin yarısından daha azını alacaksın. Hatta mümkünse hiç almayacaksın.
Devlet idaresinde yabancıya iktisadi ödün vermek, Devletin nefes almasını durdurmak kadar tehlikelidir. Çünkü Devletimiz Osmanlı, ne zaman yabancılara imtiyaz vermeye başladı, ne zaman yerli tüccarlardan aldığı gümrük vergisinin yarısını yabancı tüccarlardan aldı, ne zaman yabancı sermayeye yerli sermayeden daha fazla önem verdi, yani kısacası dışarıdan gelen mallardan aldığı vergi yerli üreticinin ürettiği maldan aldığı vergiden düşük oldu; işte o zaman Devletimizin maliyesi açık verdi, dış ticaret açığına yol açtı, bu açıklar dışarıdan borç almayı beraberinde getirdi, alınan bu borçlar da yeni borçlara hatta borç faizlerine gebe oldu, bu Bizi dışarıya daha bağımlı ve yardıma daha muhtaç hale getirdi; Sonunda yabancı devletlerin yardım verme karşılığında siyasi, mali, ticari, hukuki 40000 namussuz taleplerini yerine getirme şantajını ortaya çıkardı.
İlk ayrıcalıklar 1410'larda Venedikliler ile başladı, 1450 'lerde Cenevizli tüccarlar ile, 1530'larda Fransızlar ile, daha sonra, başka yabancı ülkelere de tanınarak devam etti.
19. yüzyılın en sonunda ise 1838 yılında İngilizler ile yapılan Balta Limanı Anlaşması ile doruğa ulaştı.
20. yüzyılın sonunda ise 1995 yılındaki Batılılar ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması ile tekrardan hortladı.
21.yüzyıldan itibaren ise Gümrük Birliği Anlaşması devam ederek, bu yüzyılın güncel Balta Limanı Anlaşması haline geldi. Onlar Birlik oldu, Biz ise pazar...
Bir tarihi örnek ile bitirelim :
"Zaman içerisinde bu ayracaklar ile Osmanlı Devleti, iç-dış ticaret üzerindeki karar verme yetkisini giderek kullanamaz duruma geldi. Yabancı mallar ve kişiler üzerinde hukuki işlem yapılamıyordu. Siyasi bağımsızlığı doğrudan ilgilendiren yönetim hakları, önce zedelendi, daha sonra ortadan kalktı. Yabancılar, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışır duruma geldiler ve siyasi bağımsızlık, zamana yayılmış bir uygulama süreci içinde, yavaş yavaş yitirildi...
...Kanuni kapitülasyonları, devletin askeri ve mali olarak en güçlü olduğu dönemde verilmişti. 1527 yılında devletin geliri 277,2 milyon, gideri 200,1 milyon akçeydi ve 77,1 milyon akçe fazla veriyordu. 1564’e gelindiğinde, gelir 183,1 milyon, gider 189,7 milyon akçeye düşmüş ve 6,6 milyon akçe açık verilmişti.1"
1584’de Osmanlı parasının değeri düşürülmüş ve büyük bir açık oluşmuş, açığı kapatmak için Osmanlı tarihinde ilk kez, iç hazineden (padişah hazinesi) dış hazineye(devlet hazinesi) aktarma yapılmıştı.2"
1 “Essais sur I’histoire économique la Turque d’aprés les ecrivains originaux” M.Belin, Paris 1969, ak; a.g.e. sf.407
2 a.g.e. sf. 407
Devlet idaresinde yabancıya iktisadi ödün vermek, Devletin nefes almasını durdurmak kadar tehlikelidir. Çünkü Devletimiz Osmanlı, ne zaman yabancılara imtiyaz vermeye başladı, ne zaman yerli tüccarlardan aldığı gümrük vergisinin yarısını yabancı tüccarlardan aldı, ne zaman yabancı sermayeye yerli sermayeden daha fazla önem verdi, yani kısacası dışarıdan gelen mallardan aldığı vergi yerli üreticinin ürettiği maldan aldığı vergiden düşük oldu; işte o zaman Devletimizin maliyesi açık verdi, dış ticaret açığına yol açtı, bu açıklar dışarıdan borç almayı beraberinde getirdi, alınan bu borçlar da yeni borçlara hatta borç faizlerine gebe oldu, bu Bizi dışarıya daha bağımlı ve yardıma daha muhtaç hale getirdi; Sonunda yabancı devletlerin yardım verme karşılığında siyasi, mali, ticari, hukuki 40000 namussuz taleplerini yerine getirme şantajını ortaya çıkardı.
İlk ayrıcalıklar 1410'larda Venedikliler ile başladı, 1450 'lerde Cenevizli tüccarlar ile, 1530'larda Fransızlar ile, daha sonra, başka yabancı ülkelere de tanınarak devam etti.
19. yüzyılın en sonunda ise 1838 yılında İngilizler ile yapılan Balta Limanı Anlaşması ile doruğa ulaştı.
20. yüzyılın sonunda ise 1995 yılındaki Batılılar ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması ile tekrardan hortladı.
21.yüzyıldan itibaren ise Gümrük Birliği Anlaşması devam ederek, bu yüzyılın güncel Balta Limanı Anlaşması haline geldi. Onlar Birlik oldu, Biz ise pazar...
Bir tarihi örnek ile bitirelim :
"Zaman içerisinde bu ayracaklar ile Osmanlı Devleti, iç-dış ticaret üzerindeki karar verme yetkisini giderek kullanamaz duruma geldi. Yabancı mallar ve kişiler üzerinde hukuki işlem yapılamıyordu. Siyasi bağımsızlığı doğrudan ilgilendiren yönetim hakları, önce zedelendi, daha sonra ortadan kalktı. Yabancılar, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışır duruma geldiler ve siyasi bağımsızlık, zamana yayılmış bir uygulama süreci içinde, yavaş yavaş yitirildi...
...Kanuni kapitülasyonları, devletin askeri ve mali olarak en güçlü olduğu dönemde verilmişti. 1527 yılında devletin geliri 277,2 milyon, gideri 200,1 milyon akçeydi ve 77,1 milyon akçe fazla veriyordu. 1564’e gelindiğinde, gelir 183,1 milyon, gider 189,7 milyon akçeye düşmüş ve 6,6 milyon akçe açık verilmişti.1"
1584’de Osmanlı parasının değeri düşürülmüş ve büyük bir açık oluşmuş, açığı kapatmak için Osmanlı tarihinde ilk kez, iç hazineden (padişah hazinesi) dış hazineye(devlet hazinesi) aktarma yapılmıştı.2"
1 “Essais sur I’histoire économique la Turque d’aprés les ecrivains originaux” M.Belin, Paris 1969, ak; a.g.e. sf.407
2 a.g.e. sf. 407
Yakın Tarihimiz : 2000'e Kadar
Yakın tarihimizi mi öğrenmek istiyorsunuz. Uzun ama okunur.
"Atatürk'ün yatağa düşüp öldüğü günden itibaren Türkiye Cumhuriyeti de İsmet İnönü ile hasta edilip Amerikan Hastanesine yatırılmıştır." bu sözler son 300 yılın en akıllı bilim adamı olan ve Amerika'da öldürülen rahmetli Oktay Sinanoğlu'na aittir.
Keza Türkiye'nin Küçük Amerika olarak Amerika'ya 52. vilâyetten bağlandığını ve bu başlangıcın 1947 yılında Amerika ile yapılan Marşal Anlaşması ile olduğunu yazar. Ayrıca Ondan sonra gelen Adnan Menderes'in de bunu devam ettirdiğini yazar.
Tarihimizi gerçekten öğrenmek ve birtakım dersler çıkarmak istiyorsak olaylara ve olgulara sağ-sol demeden, ocu-buculuk yapmadan bakmak lazım. Sahnenin oyuncularını kullananları, görmek lazım. İşin temeline bakmak lazım.
İsmet İnönü ilk olarak Amerikan hükümeti ile ilk anlaşmayı 1939 yılında yapmıştı; bir ticaret anlaşmasıydı. Ardından devam etti. 1947 yılında Meşhur Marşal-Truman Yardım ve Savunma Anlaşması yapıldı. Bu anlaşmanın ilk giriş bölümünün ilk maddesine bakarsak:
"Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti'nden milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirmek için gerekli mali ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir..."
Ne yazık ki ülkemizin ipotek altına alındığının ilk belgesiydi. Bir imza ile 12 Temmuz 1947 gününde Amerikan çıkarlarının Ortadoğu 'daki bekçiliğini üstlenmiş olduk. Güçsüz devlet oldugumuz da ilk maddede resmiyete dönüştürülmüştü. Olmasak dahi artık olacaktık.
Tarihimizi incelediğimizde şu gerçek ortaya çıkmıştır : Türkiye'nin ve Türk milletinin başına gelen birçok felaket kendi iç dinamiklerine güvenmeyip başarıyı, çözümü, doğruyu kendisi dışındaki oluşumlarda aramak ile olmuştu. Tarih hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi? Hiçbir emperyal devlet hedef seçtiği ülkenin gelişmesini istememişti. Emperyalist devletler zehri her zaman altın tepside sunmuşlardı; Marshall ile "yardım yapıyorum" diyerek zehrin ilk dozu verilmişti. Ülkemiz, anlaşmaya düşünmeden imza atanların vebalinde Amerika'ya ipotekli hale gelmişti.
Bu gerçeği 1961 yılında Amerikan Başkanı Kennedy'nin: " Dış yardım, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı etkileme ve denetleme aracı olarak kullandığı en etkili yöntemdi..."konuşmasıyla da kolaylıkla görebiliyorduk. Biz görüyorduk; ama, imzalayanlar görmemişlerdi.
Tarihte bunun onlarca örneği vardır. Atatürk öldükten sonra birden milli şef yapılan İsmet İnönü, Milli devleti Muz devletine dönüştürecek ilk yardım anlaşmasını yaparak Ülkemizin ilk sömürü çıkmasının temelini atmıştı.
Ardından bugün de geçerliliğini koruyan 27 Aralık 1949 tarihli bir eğitim anlaşması yapıldı; Fullbring Eğitim Komisyonu Anlaşması. Bu anlaşma ile Türk Milli Eğitim Sistemi'miz dünyanın en kötü eğitim sistemi olan Amerikan Ulusal Eğitim Sistemi'ne entegre edildi. Atatürk'ün liselerde okutulan 4 ciltlik tarih ders kitapları birden kaldırıldı. Antik çağ ve Batı Kültürünün yayılması müfredat kondu; İngilizcenin eğitimin tüm kademelerde uygulanması yürürlüğe girdi, ayrıca dünya dili numarasıyla % yüz İngilizce, üniversite ve birçok kolejde eğitim dili haline getirildi ki bugün en az 20 devlet üniversitesinin eğitim dili % yüz İngilizce'dir. Japonya'da, Almanya'da, Fransa'da ise eğitim dili % yüz İngilizce olan bir eğitim kurumu yoktu. Bu nasıl küreselleşme idi? Bize uygulanıyordu. Zehir bu sefer altın kase de veriliyordu.
İsmet İnönü döneminde 1947 ve 1949 anlaşmalarının dışında birçok yapılan yanlış ikili anlaşmalar vardı; sözgelimi 11 Mart 1947 tarihinde IMF denen ekonomik dünya canavarına ilk kez bu dönemde üye olundu; 7 Eylül 1946 tarihinde ise "Bretton Woods" adında doları dünya parası yapan anlaşma imzalandı. Keza dolar ilk kez bu dönemde ülkemize sokuldu; Türk lirasını dolara eşit hale getirmek için Türk lirasına % 117 devalüasyon ilk kez bu dönemde uygulandı; yani anlayacağınız dilden paramızın alım gücü 17 lira iken 10 liraya düşürüldü, ilk enflasyonu yine bu dönemde yaşamış olup ihracat ve ithalat, ilk kez bu dönemde dolara endekslenerek, iktisadi anlamda paramız Amerikan parasına bağlandı.
Bu dönemde emperyalizm ülkemizde o kadar yayılmıştı ki düşünün Atatürk devrinde kurulmasına izin verilmeyen İsrail Devletini, kurulduğu 1948 yılında dünyada ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye Devleti ve ilk tanıyan Cumhurbaşkanı ise İsmet İnönü olmuştu. Ülkemizi ki küçük Amerika yapılmasının temelini atan İsmet İnönü'yü birileri Atatürk'ün yanına "İkinci adam" olarak, "Milli Şef" olarak tanıttırmıştı.
Adnan Menderes döneminde de İsmet İnönü'nün izlediği Amerikan politikası artarak devam etmişti. İlk kez 1950'de Kore'ye asker göndermek karşılığında 1952 yılında Nato'ya üye olmuş olup Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk kez ezici gücü Amerika'nın denetimine dahil edilmişti. Nato'ya ne zaman üye olduk, TSK'da savunma anlamında çöküş o zaman başladı. Türk subaylar NATO dahilinde eğitim almak için uzun yıllar Amerika'da eğitim gördü; eğitim alamayanlar için de Amerikan eğitimciler ülkemize geldi. Bu eğitimlerin gizli içeriği ileriki yıllarda kullanılmak üzere Amerikan ideolojisini benimsemiş kadrolar oluşturmaktı.
Keza 1971 Muhtırasında ve 1980 Darbesinde bunun acısını yaşadık. Ülkemizin Amerika'nın istekleri doğrultusunda bir tarım ülkesi yapılması ve ağır sanayiye girmemesi bu dönemin bir ürünüydü. Gözle görülür oranda İthalat yaygınlaştırılmıştı; uçak fabrikaları, lokomotif fabrikaları bu dönemde tencere atölyesine dönüştürülmüştü.
1954 yılında ise Amerika ile Askeri Kolaylık Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile ülkemizde İncirlik başta olmak üzere birçok Amerikan üssü açılmıştı. Anlayacağınız Amerikan çengellinin temeli İsmet İnönü ile başlamış ve Adnan Menderes ile yapı taşları döşenmişti.
Ülkemizde yapılan bütün darbelerinde birçok ülkede yapılan darbelerde olduğu gibi Amerikan etkisi vardı. Adnan Menderes girdiği Amerikan bağımlılığından kurtulmak istiyordu. Amerika, hedef seçtiği ülkelerde kendi politikalarını uygulayacak kişiler bulurdu. Bu kişilerle işi ne zaman biterse o zaman bir yolunu bulup kağıt gibi kullanıp atardı.
Menderes, 1959'da Amerika'nın isteklerine karşı çıkmaya başladı ve SSCB'ye yanaşmaya karar verdi. Ama Amerika, yerli işbirlikçilerini devreye soktu. 39 Subayın yaptığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile indirildi. İdam edildi.
Emperyalizmin bir kez elini tuttuğunuzda, o bırakmadan bırakmazdı elinizi. Bu yüzden hiç yaklaşmamak lazımdı. Ateşe hiç yanaşmamak tek çözümdü.
Çekiç güç bir çıban başıdır. Ülkene girince yayılır. Kökünü kurutmadan temizleyemezsin. Ucunu koparmak yetmezdi. Kökünü kurutmak gerekiyordu.
27 Mayıs Darbesi'nde Amerikan etkisi kuşkusuzdu; ama ilk kez sonuçları Amerika'nın istediği gibi olmamıştı. 1961 Anayasası hazırlamıştı. Bu anayasada araştırma, bilim ve teknik destekleniyordu. İlk kez bu dönemde tüm üniversitesiteler bağımsız olmuştu. 1980 darbesiyle kurulacak olan bir YÖK kurumu yoktu. Bilimin önü idari anlamda kesilmemişti. İlk kez Anayasa Mahkemesi teşekkülü oluşturuldu. Anayasal haklar genişletildi. İşçilere grev, işverenlere lokavt hakkı tanınmıştı. TRT'nin hiçbir özerkliği yoktu. Bağımsızdı. "Ulusal Egemenli" vurgusu vardı, "Ulusal Bağımsızlık" kavramları vardı ve içi doluydu. Daha bunun gibi birçok içerik vardı. Bu oluşumdan tüm halkımızın etkilenmemesi ne mümkündü.
1960'ların başında Amerikan sömürüsüne karşı milli bir bilinç oluşmaya başlamıştı. Halk ve askerler içinde Amerikan karşıtlığı vardı. Bunlar olurken 1963 Noel'inde Kıbrıs'taki Türkler, Yunan tüfeklerinden çıkan Amerikan ve EOKA kurşunları ile bir bir katlediliyordu. Keza Noel gecesi bir askeri doktorunuzun iki masum küçük çocuğu ve eşinin katledilmesinin yarattığı dehşet, Türkiye'de infiale yol açtı. Bu sırada başbakanlık İsmet İnönü'nün eline geçmişti. Halkın baskısı ve Amerikan karşıtı askerlerin etkisi ile Amerika'ya: "Ada'ya müdahale gerekiyor. Kıbrıs'ta katliam var. Ada'ya asker ve silah ile savunmak istiyoruz", diye telgraf çekildi. Ama devamında olan oldu. Sen misin Ada'ya operasyon yapmak ha! Amerikan hükümeti, Milli Şef'e ! önceki 1947 tarihli yardım anlaşmasının içindeki maddeyi hatırlatılmak ve Türkiye'nin kulağını çekmek için 5 Haziran 1964 günü ünlü Johnson Mektubu yolladı. Ne demişti Başkan Johnson? Tam metni öğrenmek herhangi bir siteden bakın; sözgelimi:
http://www.akintarih.com/turktarihi/cumhuriyetdonemi/johnson_mektubu/johnson_mektubu.html
Ulusal onurumuzu hiçe sayan Johnson mektubunun özünde kısaca söylemek lazımsa: 1947 yılında Bizden aldığınız araç, silah, uçak ve bilumum mühimmat ile Kıbrıs'a harekat yapamazsınız. O verilenler Amerikan Başkanı'nın onayı olmadan kullanılamaz. Altına attığınız anlaşmaların içeriğini Biz; Size okumayalım. Olaki öyle bir hata yaparsanız karşınızda NATO ve Amerika'yı bulursunuz...." Durum buydu. Mektubun sonunda aynen şu cümleler geçiyordu: "...Kaldı ki bir saldırıda Amerika'nın temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız.... Böyle bir harekât, onbinlerce Türk'ün katline neden olur. Bunları Sizinle başbaşa tartışmak isterdim; ama görevimden ayrılmıyorum. Eğer Siz gelirseniz memnuniyetle karşılarım."
Bu mektup yazılışından 2 yıl sonra açıklanacaktı. İsmet İnönü, 21 Haziran 1964 günü Amerika'ya gitti. Başkan Johnson uçağını yollamıştı. Johnson, İsmet Paşa 'ya Beyaz Saray'da Türkiye'nin semadan çekilmiş bir fotoğrafını göstererek, "Görüyorsunuz, bahçenizde gezerken bile Sizi görebiliyoruz. " dedi. Johnson İsmet Paşa'ya şunu demek istiyordu : "Sakın ola Bana danışmadan adım atma, 24 saat gözlem altındasın. Her istediğinizi yapamazsınız. "demek istemişti.
Evet gerçek şuydu ki Mustafa Kemal'in ülkesi Onun arkadaşı İsmet Paşa'nın izlediği Amerikancı politikanın esiri olmuştu.
İsmet Paşa Amerika'nın istediği gibi Ada'ya harekât yapılmasına izin vermedi. Ne yapsa anlamsızdı. Amerika da artık gözden çıkarmıştı. İsmet İnönü koltuğu kaybederken, Amerikan çengellinin ne menem kötü bir şey olduğunu şu cümlesi ile kabul etti. Tarihe acı notunu düştü: "Ben Amerika'nın sorumluluğuna inanıyordum, meğerse yanılmışım."
Beyaz Saray'dan dönüşte bu cümleyi kurmuştu. Ama iş işten çoktan geçmişti. Yerine Amerika'nın güvenini kazanmış olan Süleyman Demirel geçmişti bile. Ardından Bülent Ecevit....
Bülent Ecevit, 1954 yılının Ekim ayında nedeni bilinmez eğitim açılışı çalıştayı için ABD'nin davetlisi olarak 1ay kadar gazeteci sıfatıyla Amerika'da kaldı. 1957 yılında da Rockfeller Bursu ile Amerika'da eğitim gördü. Rockfeller denilen hayırsever kişi Ulusal bağımsızlık hareketlerine ve Türkiye'ye karşıtlığı ile bilinen milyoner kodamandı.
Ecevit'in başa geçtiği dönemde Kıbrıs olayları artmıştı. Rumlar Amerika'nin Türkiye'ye 1964 Johnson Mektubu ile verdiği ayara güveniyor ve taşkınlık ve katliamlarını artırıyordu. Ecevit, bu konuda Batılı güçlerin yardımını istemeyi tercih ederken; Erbakan ise hiçbir Batılı gücün Kıbrıs'taki zulmü durdurmayacağını ve tek çözümün Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu savundu. Buna rağmen Ecevit İngiltere'ye görüşmeler için gitmişti.
Erbakan, Ecevit'i uğurlar uğurlamaz daha havalimanında Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve bazı komutanlarla Kıbrıs konulu kritik bir toplantı yapar. Erbakan bu tarihi toplantıda Kıbrıs Zaferi için düğmeye basar ve hatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin çıkartma yapacağı günü ve saati dahi belirler. Erbakan, şöyle der; “Çıkartma önümüzdeki Cuma günü sabahı başlasın. Nasıl olsa İngilizler taleplerimizi ret edecekler, biz beyhude vakit kaybetmeyelim, Cuma sabahı mübarek sabahtır." Bu açık teklif karşısında heyecanlanan Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar; “Allah sizden razı olsun. 13 senedir haysiyeti Makarios tarafından rencide edilen bir ordunun kumandanıyım. Bu günleri de Allah bize gösterdi." demişti. Komuta kademesi hazırdır harekâta.
Ecevit daha Londra'da iken Erbakan Kıbrıs'a çıkartma emrini verir. Ecevit İngiltere'de umduğunu bulamadan geri döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne çıkartma emrinin Erbakan tarafından verildiğini görür. Haberi uçaktan iner inmez öğrenen Ecevit acilen Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırır. Erbakan'ın Başbakan'a vekâlet ettiği sürede çıkartma emri vermesi üzerine Ecevit hükümet bozulana kadar bir daha yurtdışına çıkmamış ve Erbakan'a Başbakanlık vekâletini vermemiştir. Ülkeye dönüşte yapacak bir şey kalmadığını gören Ecevit, Ordunun gerekli bütün hazırlıkları yapması üzerine Bakanlar Kurulu kararının alınmasına razı olmuştur. Dönemin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise hala "Bu bir maceradır. Katılmamız söz konusu değildir” demişti. Şu denilebilirdi ki 1938 yılından sonra ilk kez bir kaç aylığına Erbakan ile gururlanmıştık. Ama çok kısa sürmüştü. Sonuçta Erbakan ve Ecevit ile Kıbrıs'a başarılı bir harekat yapılmıştı.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Amerika Bizi ambargo ile 3 yıl cezalandırmıştı. Keza parasını ödediğimiz malzemeleri bile vermemişti. Her şeye ve herkese rağmen 1978 yılında ulusal savunma tezini ortaya atıyor; araştırma, bilim ve teknik adına olumlu çalışmalar yapılıyorduk, ayrıca emperyalizmin Türkiye'nin en büyük düşman olduğu da halk tarafından da dillendiriliyordu. Amerika buna izin verir miydi? Amerikan hükümeti yerli işbirliklerini devreye sokarak birdenbire ülkede karışıklıklar çıkarmaya başladı. Sahte bir sağ oluşurken karşısına sahte bir sol çıkarıldı, sahte laik -anti laik, açık karşısına kapalı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni derken ülke yangın yerine dönmüştü bile. Halkımız; komünizm, faşizmin, anti-laiklik gibi daha ne olduğunu bilmediği içi boşaltılmış, dışarıdan ithal kavramlar ile karşı karşıya getirilmişti. Dışarıdan ayarlı olaylarla halkımız Amerika'yı değil de kendini kendine düşman ilan etmişti. Kime karşı yine kendine karşı. Kardeş kardeşe saldırıyordu şusun, busun diyerek.
Bu esnada yöneticiler de değişiyordu. Ecevit'ten sonra tekrar başa Süleyman Demirel geçmişti. Süleyman Demirel kimdi? 1954 yılında kurulan Dwight D. EİSENHOWER vakfının burs verdiği ilk yabancıydı. Keza 13 Şubat 1963 günü Newyork Time Demirel için şunları yazıyordu: "Demirel Türkiye'nin siyaset ufkunda yeni bir yıldızdır...Mr. Demirel Eisenhower bursuyla bir zamanlar Amerika'da eğitim yapmış, olağanüstü zeki bir mühendistir."
Sonunda film koptu. Kenan Evren gibi Amerika'nın ayarlı adamlarının öncülüğünde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi ile önce o özgürlükçü 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı, ardından TRT 'nin özerkliği tekrar getirildi, Üniversitesilerin bilim üretmesini idari anlamda kısıtlama yetkisi alan YÖK kuruldu. İşçilerin ve işverenlerin hakları ellerinden alındı. Birçok Amerikan karşıtı vatansever örgütler ve kişiler bir bir ortadan kaldırıldı. Birçok vatansever insan faili meçhullerle ortadan kaldırıldı. Meydan Amerikan ideoloji ile dolu yerli işbirlikçilere kalmıştı.
Amerika darbeden sonra Amerikan politikalarına karşı ters hareket etmeyen birini aramaya başlamıştı. Nihayet bulunmuştu : Süleyman Demirel'in parlattığı Turgut Özal. Özal'ın tercih edilmesinde Amerikan diplomat ve Türkiye Büyükelçisi Hupe ile konuşmasındaki şu sözleri etkili olmuştu : "Kapıları sonuna kadar alacağız. İsteyen istediği yere yatırım da yapacak, toprak da alacak, ticaret de yapacak. Serbest piyasanın olmadığı yerde demokrasi de olmuyor. Ancak serbest piyasa ve rekabet anlayışı gelişirse demokrasi de gelişir. Bakın Batı'da serbest olmayan demokrasi var mı? Bu dediklerimiz gerçekleşirse Türkiye Ortadoğu'nun Amerikası olur." bu sözleri söyleyen Turgut Özal böylece Amerikan vizesini almıştı. Neden Amerika oluyorduk da bir bağımsız Türkiye olamıyorduk. Türkiye'yi tam anlamıyla Amerika'nın dümen suyuna girmesin yolu açılmış olur. İsmet İnönü ile Amerika'nın uydusuna bağlanma süreci Adnan Menderes ile artarak devam etmiş olup Süleyman Demirel ve özellikle Turgut Özal ile ileri bir boyut kazanmıştı. Turgut Özal ile serbest piyasa ekonomisi, inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Tüketim kültürü arttı. Üretim hafif sanayiye dönüştü...
IMF'in istediği Turgut Özal ile çıkarılan 24 Ocak 1980 Kararları 19 yıl boyunca kesintisiz uygulandı. Ardından Tekrar başa geçen Bülent Ecevit IMF'den borç alma karşılığında istenilen 9 Aralık 1999 Kararları'nı devreye soktu. Biri bitiyor biri başlıyordu. Türkiye'yi yarı sömürge yapmak yolundaki bu kararlar için Ecevit : "Ekonomide yüzyılın son mucizesini yaşıyoruz." diyordu. Ama öyle olmadı. 1 yıl içinde 5 banka battı, batan bankaların borcu IMF'den alınan krediler ile kapatıldı. Tarım yapılan destek durduruldu, tarımsal üretim azaldı. Sanayi yatırımları kısıtlandı. Hafif sanayi üzerine çalışmak ağırlık kazandı.İthalattaki vergiler düşürüldü, hatta sıfırlandı. İhracat vergileri artırıldı. Yerli üretici daha fazla vergilere maruz kalıp daralma ve üretimi azaltma yoluna gitti. İşsizlik çoğaldı. Yoksulluk arttı. Uluslararası şirketler birdenbire dolar kurundaki değişimle büyük kârlar elde ederken, yerli esnaf, üreticilerimiz borca battı. Görüldüğü üzere Koalisyon üyeleri ve Karaoğlan Türkiye'nin 3. bin yıla kara bir leke ile girmesini sağlıyordu. Keza 27 Aralık 2000 günü Ecevit, bu kararların alınması karşılığında alınan ve ulusal varlığımıza zincir vuran bu IMF Kredisi için :
"Son ekonomik krizden sonra şimdiye kadar hiç alışık olmadığımız kadar cömertçe dış yardım geldi."demişti.
Öyle diyordu ama; IMF ve Dünya Bankası'nın kurulduğu günden beri elini uzattığı hiçbir devlet ekonomik istikrara kavuşamamış; bilakis büyük iktisadi çöküşler yaşamıştı. Büyük borçlar ve faizler ile ulusal parçalanma süreçleri içinde çırpınmış ve dışa bağımlılığı artmıştı. Tarih yanıltmaz. Tarihte aynı nedenler aynı sonuçları verirdi. Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktı. IMF ve Dünya Bankası gibi dışardaki uluslararası finans kuruluşlarından hâyır beklemek, Onların önerileri ile iktisadımızı şekillendirmek, ulusal bir iktisat politikası yapmamak 1938 gününden itibaren yapılan ve ulusal varlığımızı etkileyen yanlışlardı. Tarih tekerrür ediyordu.
Her gelen Türkiye'nin gücüne inanmamış ve Amerika'nın yardımına, Birleşik Devletlere bağlı IMF ve Dünya Bankası'nın desteğine bel bağlamıştı. Bunların yardımı ve desteği ise sömürü hapının şekere bulanıp yutturulmasını amaçlayan bir rüşvetti.
Tarihimizi ancak oculuk-buculuk yapmadan olay ve olguların neden -sonuç ilişkisini kurarak, gerçekten tetkik ederek öğrenebiliriz. Buradan şunu görmeliyiz ki emperyalizm ulusları ve devletleri yakan büyük bir ateştir ki yanmamanın tek yolu ya o ateşe hiç bulaşmamak ya da bir su olup onu söndürmekti.
"Atatürk'ün yatağa düşüp öldüğü günden itibaren Türkiye Cumhuriyeti de İsmet İnönü ile hasta edilip Amerikan Hastanesine yatırılmıştır." bu sözler son 300 yılın en akıllı bilim adamı olan ve Amerika'da öldürülen rahmetli Oktay Sinanoğlu'na aittir.
Keza Türkiye'nin Küçük Amerika olarak Amerika'ya 52. vilâyetten bağlandığını ve bu başlangıcın 1947 yılında Amerika ile yapılan Marşal Anlaşması ile olduğunu yazar. Ayrıca Ondan sonra gelen Adnan Menderes'in de bunu devam ettirdiğini yazar.
Tarihimizi gerçekten öğrenmek ve birtakım dersler çıkarmak istiyorsak olaylara ve olgulara sağ-sol demeden, ocu-buculuk yapmadan bakmak lazım. Sahnenin oyuncularını kullananları, görmek lazım. İşin temeline bakmak lazım.
İsmet İnönü ilk olarak Amerikan hükümeti ile ilk anlaşmayı 1939 yılında yapmıştı; bir ticaret anlaşmasıydı. Ardından devam etti. 1947 yılında Meşhur Marşal-Truman Yardım ve Savunma Anlaşması yapıldı. Bu anlaşmanın ilk giriş bölümünün ilk maddesine bakarsak:
"Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti'nden milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirmek için gerekli mali ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir..."
Ne yazık ki ülkemizin ipotek altına alındığının ilk belgesiydi. Bir imza ile 12 Temmuz 1947 gününde Amerikan çıkarlarının Ortadoğu 'daki bekçiliğini üstlenmiş olduk. Güçsüz devlet oldugumuz da ilk maddede resmiyete dönüştürülmüştü. Olmasak dahi artık olacaktık.
Tarihimizi incelediğimizde şu gerçek ortaya çıkmıştır : Türkiye'nin ve Türk milletinin başına gelen birçok felaket kendi iç dinamiklerine güvenmeyip başarıyı, çözümü, doğruyu kendisi dışındaki oluşumlarda aramak ile olmuştu. Tarih hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi? Hiçbir emperyal devlet hedef seçtiği ülkenin gelişmesini istememişti. Emperyalist devletler zehri her zaman altın tepside sunmuşlardı; Marshall ile "yardım yapıyorum" diyerek zehrin ilk dozu verilmişti. Ülkemiz, anlaşmaya düşünmeden imza atanların vebalinde Amerika'ya ipotekli hale gelmişti.
Bu gerçeği 1961 yılında Amerikan Başkanı Kennedy'nin: " Dış yardım, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı etkileme ve denetleme aracı olarak kullandığı en etkili yöntemdi..."konuşmasıyla da kolaylıkla görebiliyorduk. Biz görüyorduk; ama, imzalayanlar görmemişlerdi.
Tarihte bunun onlarca örneği vardır. Atatürk öldükten sonra birden milli şef yapılan İsmet İnönü, Milli devleti Muz devletine dönüştürecek ilk yardım anlaşmasını yaparak Ülkemizin ilk sömürü çıkmasının temelini atmıştı.
Ardından bugün de geçerliliğini koruyan 27 Aralık 1949 tarihli bir eğitim anlaşması yapıldı; Fullbring Eğitim Komisyonu Anlaşması. Bu anlaşma ile Türk Milli Eğitim Sistemi'miz dünyanın en kötü eğitim sistemi olan Amerikan Ulusal Eğitim Sistemi'ne entegre edildi. Atatürk'ün liselerde okutulan 4 ciltlik tarih ders kitapları birden kaldırıldı. Antik çağ ve Batı Kültürünün yayılması müfredat kondu; İngilizcenin eğitimin tüm kademelerde uygulanması yürürlüğe girdi, ayrıca dünya dili numarasıyla % yüz İngilizce, üniversite ve birçok kolejde eğitim dili haline getirildi ki bugün en az 20 devlet üniversitesinin eğitim dili % yüz İngilizce'dir. Japonya'da, Almanya'da, Fransa'da ise eğitim dili % yüz İngilizce olan bir eğitim kurumu yoktu. Bu nasıl küreselleşme idi? Bize uygulanıyordu. Zehir bu sefer altın kase de veriliyordu.
İsmet İnönü döneminde 1947 ve 1949 anlaşmalarının dışında birçok yapılan yanlış ikili anlaşmalar vardı; sözgelimi 11 Mart 1947 tarihinde IMF denen ekonomik dünya canavarına ilk kez bu dönemde üye olundu; 7 Eylül 1946 tarihinde ise "Bretton Woods" adında doları dünya parası yapan anlaşma imzalandı. Keza dolar ilk kez bu dönemde ülkemize sokuldu; Türk lirasını dolara eşit hale getirmek için Türk lirasına % 117 devalüasyon ilk kez bu dönemde uygulandı; yani anlayacağınız dilden paramızın alım gücü 17 lira iken 10 liraya düşürüldü, ilk enflasyonu yine bu dönemde yaşamış olup ihracat ve ithalat, ilk kez bu dönemde dolara endekslenerek, iktisadi anlamda paramız Amerikan parasına bağlandı.
Bu dönemde emperyalizm ülkemizde o kadar yayılmıştı ki düşünün Atatürk devrinde kurulmasına izin verilmeyen İsrail Devletini, kurulduğu 1948 yılında dünyada ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye Devleti ve ilk tanıyan Cumhurbaşkanı ise İsmet İnönü olmuştu. Ülkemizi ki küçük Amerika yapılmasının temelini atan İsmet İnönü'yü birileri Atatürk'ün yanına "İkinci adam" olarak, "Milli Şef" olarak tanıttırmıştı.
Adnan Menderes döneminde de İsmet İnönü'nün izlediği Amerikan politikası artarak devam etmişti. İlk kez 1950'de Kore'ye asker göndermek karşılığında 1952 yılında Nato'ya üye olmuş olup Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk kez ezici gücü Amerika'nın denetimine dahil edilmişti. Nato'ya ne zaman üye olduk, TSK'da savunma anlamında çöküş o zaman başladı. Türk subaylar NATO dahilinde eğitim almak için uzun yıllar Amerika'da eğitim gördü; eğitim alamayanlar için de Amerikan eğitimciler ülkemize geldi. Bu eğitimlerin gizli içeriği ileriki yıllarda kullanılmak üzere Amerikan ideolojisini benimsemiş kadrolar oluşturmaktı.
Keza 1971 Muhtırasında ve 1980 Darbesinde bunun acısını yaşadık. Ülkemizin Amerika'nın istekleri doğrultusunda bir tarım ülkesi yapılması ve ağır sanayiye girmemesi bu dönemin bir ürünüydü. Gözle görülür oranda İthalat yaygınlaştırılmıştı; uçak fabrikaları, lokomotif fabrikaları bu dönemde tencere atölyesine dönüştürülmüştü.
1954 yılında ise Amerika ile Askeri Kolaylık Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile ülkemizde İncirlik başta olmak üzere birçok Amerikan üssü açılmıştı. Anlayacağınız Amerikan çengellinin temeli İsmet İnönü ile başlamış ve Adnan Menderes ile yapı taşları döşenmişti.
Ülkemizde yapılan bütün darbelerinde birçok ülkede yapılan darbelerde olduğu gibi Amerikan etkisi vardı. Adnan Menderes girdiği Amerikan bağımlılığından kurtulmak istiyordu. Amerika, hedef seçtiği ülkelerde kendi politikalarını uygulayacak kişiler bulurdu. Bu kişilerle işi ne zaman biterse o zaman bir yolunu bulup kağıt gibi kullanıp atardı.
Menderes, 1959'da Amerika'nın isteklerine karşı çıkmaya başladı ve SSCB'ye yanaşmaya karar verdi. Ama Amerika, yerli işbirlikçilerini devreye soktu. 39 Subayın yaptığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile indirildi. İdam edildi.
Emperyalizmin bir kez elini tuttuğunuzda, o bırakmadan bırakmazdı elinizi. Bu yüzden hiç yaklaşmamak lazımdı. Ateşe hiç yanaşmamak tek çözümdü.
Çekiç güç bir çıban başıdır. Ülkene girince yayılır. Kökünü kurutmadan temizleyemezsin. Ucunu koparmak yetmezdi. Kökünü kurutmak gerekiyordu.
27 Mayıs Darbesi'nde Amerikan etkisi kuşkusuzdu; ama ilk kez sonuçları Amerika'nın istediği gibi olmamıştı. 1961 Anayasası hazırlamıştı. Bu anayasada araştırma, bilim ve teknik destekleniyordu. İlk kez bu dönemde tüm üniversitesiteler bağımsız olmuştu. 1980 darbesiyle kurulacak olan bir YÖK kurumu yoktu. Bilimin önü idari anlamda kesilmemişti. İlk kez Anayasa Mahkemesi teşekkülü oluşturuldu. Anayasal haklar genişletildi. İşçilere grev, işverenlere lokavt hakkı tanınmıştı. TRT'nin hiçbir özerkliği yoktu. Bağımsızdı. "Ulusal Egemenli" vurgusu vardı, "Ulusal Bağımsızlık" kavramları vardı ve içi doluydu. Daha bunun gibi birçok içerik vardı. Bu oluşumdan tüm halkımızın etkilenmemesi ne mümkündü.
1960'ların başında Amerikan sömürüsüne karşı milli bir bilinç oluşmaya başlamıştı. Halk ve askerler içinde Amerikan karşıtlığı vardı. Bunlar olurken 1963 Noel'inde Kıbrıs'taki Türkler, Yunan tüfeklerinden çıkan Amerikan ve EOKA kurşunları ile bir bir katlediliyordu. Keza Noel gecesi bir askeri doktorunuzun iki masum küçük çocuğu ve eşinin katledilmesinin yarattığı dehşet, Türkiye'de infiale yol açtı. Bu sırada başbakanlık İsmet İnönü'nün eline geçmişti. Halkın baskısı ve Amerikan karşıtı askerlerin etkisi ile Amerika'ya: "Ada'ya müdahale gerekiyor. Kıbrıs'ta katliam var. Ada'ya asker ve silah ile savunmak istiyoruz", diye telgraf çekildi. Ama devamında olan oldu. Sen misin Ada'ya operasyon yapmak ha! Amerikan hükümeti, Milli Şef'e ! önceki 1947 tarihli yardım anlaşmasının içindeki maddeyi hatırlatılmak ve Türkiye'nin kulağını çekmek için 5 Haziran 1964 günü ünlü Johnson Mektubu yolladı. Ne demişti Başkan Johnson? Tam metni öğrenmek herhangi bir siteden bakın; sözgelimi:
http://www.akintarih.com/turktarihi/cumhuriyetdonemi/johnson_mektubu/johnson_mektubu.html
Ulusal onurumuzu hiçe sayan Johnson mektubunun özünde kısaca söylemek lazımsa: 1947 yılında Bizden aldığınız araç, silah, uçak ve bilumum mühimmat ile Kıbrıs'a harekat yapamazsınız. O verilenler Amerikan Başkanı'nın onayı olmadan kullanılamaz. Altına attığınız anlaşmaların içeriğini Biz; Size okumayalım. Olaki öyle bir hata yaparsanız karşınızda NATO ve Amerika'yı bulursunuz...." Durum buydu. Mektubun sonunda aynen şu cümleler geçiyordu: "...Kaldı ki bir saldırıda Amerika'nın temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız.... Böyle bir harekât, onbinlerce Türk'ün katline neden olur. Bunları Sizinle başbaşa tartışmak isterdim; ama görevimden ayrılmıyorum. Eğer Siz gelirseniz memnuniyetle karşılarım."
Bu mektup yazılışından 2 yıl sonra açıklanacaktı. İsmet İnönü, 21 Haziran 1964 günü Amerika'ya gitti. Başkan Johnson uçağını yollamıştı. Johnson, İsmet Paşa 'ya Beyaz Saray'da Türkiye'nin semadan çekilmiş bir fotoğrafını göstererek, "Görüyorsunuz, bahçenizde gezerken bile Sizi görebiliyoruz. " dedi. Johnson İsmet Paşa'ya şunu demek istiyordu : "Sakın ola Bana danışmadan adım atma, 24 saat gözlem altındasın. Her istediğinizi yapamazsınız. "demek istemişti.
Evet gerçek şuydu ki Mustafa Kemal'in ülkesi Onun arkadaşı İsmet Paşa'nın izlediği Amerikancı politikanın esiri olmuştu.
İsmet Paşa Amerika'nın istediği gibi Ada'ya harekât yapılmasına izin vermedi. Ne yapsa anlamsızdı. Amerika da artık gözden çıkarmıştı. İsmet İnönü koltuğu kaybederken, Amerikan çengellinin ne menem kötü bir şey olduğunu şu cümlesi ile kabul etti. Tarihe acı notunu düştü: "Ben Amerika'nın sorumluluğuna inanıyordum, meğerse yanılmışım."
Beyaz Saray'dan dönüşte bu cümleyi kurmuştu. Ama iş işten çoktan geçmişti. Yerine Amerika'nın güvenini kazanmış olan Süleyman Demirel geçmişti bile. Ardından Bülent Ecevit....
Bülent Ecevit, 1954 yılının Ekim ayında nedeni bilinmez eğitim açılışı çalıştayı için ABD'nin davetlisi olarak 1ay kadar gazeteci sıfatıyla Amerika'da kaldı. 1957 yılında da Rockfeller Bursu ile Amerika'da eğitim gördü. Rockfeller denilen hayırsever kişi Ulusal bağımsızlık hareketlerine ve Türkiye'ye karşıtlığı ile bilinen milyoner kodamandı.
Ecevit'in başa geçtiği dönemde Kıbrıs olayları artmıştı. Rumlar Amerika'nin Türkiye'ye 1964 Johnson Mektubu ile verdiği ayara güveniyor ve taşkınlık ve katliamlarını artırıyordu. Ecevit, bu konuda Batılı güçlerin yardımını istemeyi tercih ederken; Erbakan ise hiçbir Batılı gücün Kıbrıs'taki zulmü durdurmayacağını ve tek çözümün Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu savundu. Buna rağmen Ecevit İngiltere'ye görüşmeler için gitmişti.
Erbakan, Ecevit'i uğurlar uğurlamaz daha havalimanında Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve bazı komutanlarla Kıbrıs konulu kritik bir toplantı yapar. Erbakan bu tarihi toplantıda Kıbrıs Zaferi için düğmeye basar ve hatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin çıkartma yapacağı günü ve saati dahi belirler. Erbakan, şöyle der; “Çıkartma önümüzdeki Cuma günü sabahı başlasın. Nasıl olsa İngilizler taleplerimizi ret edecekler, biz beyhude vakit kaybetmeyelim, Cuma sabahı mübarek sabahtır." Bu açık teklif karşısında heyecanlanan Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar; “Allah sizden razı olsun. 13 senedir haysiyeti Makarios tarafından rencide edilen bir ordunun kumandanıyım. Bu günleri de Allah bize gösterdi." demişti. Komuta kademesi hazırdır harekâta.
Ecevit daha Londra'da iken Erbakan Kıbrıs'a çıkartma emrini verir. Ecevit İngiltere'de umduğunu bulamadan geri döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne çıkartma emrinin Erbakan tarafından verildiğini görür. Haberi uçaktan iner inmez öğrenen Ecevit acilen Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırır. Erbakan'ın Başbakan'a vekâlet ettiği sürede çıkartma emri vermesi üzerine Ecevit hükümet bozulana kadar bir daha yurtdışına çıkmamış ve Erbakan'a Başbakanlık vekâletini vermemiştir. Ülkeye dönüşte yapacak bir şey kalmadığını gören Ecevit, Ordunun gerekli bütün hazırlıkları yapması üzerine Bakanlar Kurulu kararının alınmasına razı olmuştur. Dönemin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise hala "Bu bir maceradır. Katılmamız söz konusu değildir” demişti. Şu denilebilirdi ki 1938 yılından sonra ilk kez bir kaç aylığına Erbakan ile gururlanmıştık. Ama çok kısa sürmüştü. Sonuçta Erbakan ve Ecevit ile Kıbrıs'a başarılı bir harekat yapılmıştı.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Amerika Bizi ambargo ile 3 yıl cezalandırmıştı. Keza parasını ödediğimiz malzemeleri bile vermemişti. Her şeye ve herkese rağmen 1978 yılında ulusal savunma tezini ortaya atıyor; araştırma, bilim ve teknik adına olumlu çalışmalar yapılıyorduk, ayrıca emperyalizmin Türkiye'nin en büyük düşman olduğu da halk tarafından da dillendiriliyordu. Amerika buna izin verir miydi? Amerikan hükümeti yerli işbirliklerini devreye sokarak birdenbire ülkede karışıklıklar çıkarmaya başladı. Sahte bir sağ oluşurken karşısına sahte bir sol çıkarıldı, sahte laik -anti laik, açık karşısına kapalı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni derken ülke yangın yerine dönmüştü bile. Halkımız; komünizm, faşizmin, anti-laiklik gibi daha ne olduğunu bilmediği içi boşaltılmış, dışarıdan ithal kavramlar ile karşı karşıya getirilmişti. Dışarıdan ayarlı olaylarla halkımız Amerika'yı değil de kendini kendine düşman ilan etmişti. Kime karşı yine kendine karşı. Kardeş kardeşe saldırıyordu şusun, busun diyerek.
Bu esnada yöneticiler de değişiyordu. Ecevit'ten sonra tekrar başa Süleyman Demirel geçmişti. Süleyman Demirel kimdi? 1954 yılında kurulan Dwight D. EİSENHOWER vakfının burs verdiği ilk yabancıydı. Keza 13 Şubat 1963 günü Newyork Time Demirel için şunları yazıyordu: "Demirel Türkiye'nin siyaset ufkunda yeni bir yıldızdır...Mr. Demirel Eisenhower bursuyla bir zamanlar Amerika'da eğitim yapmış, olağanüstü zeki bir mühendistir."
Sonunda film koptu. Kenan Evren gibi Amerika'nın ayarlı adamlarının öncülüğünde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi ile önce o özgürlükçü 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı, ardından TRT 'nin özerkliği tekrar getirildi, Üniversitesilerin bilim üretmesini idari anlamda kısıtlama yetkisi alan YÖK kuruldu. İşçilerin ve işverenlerin hakları ellerinden alındı. Birçok Amerikan karşıtı vatansever örgütler ve kişiler bir bir ortadan kaldırıldı. Birçok vatansever insan faili meçhullerle ortadan kaldırıldı. Meydan Amerikan ideoloji ile dolu yerli işbirlikçilere kalmıştı.
Amerika darbeden sonra Amerikan politikalarına karşı ters hareket etmeyen birini aramaya başlamıştı. Nihayet bulunmuştu : Süleyman Demirel'in parlattığı Turgut Özal. Özal'ın tercih edilmesinde Amerikan diplomat ve Türkiye Büyükelçisi Hupe ile konuşmasındaki şu sözleri etkili olmuştu : "Kapıları sonuna kadar alacağız. İsteyen istediği yere yatırım da yapacak, toprak da alacak, ticaret de yapacak. Serbest piyasanın olmadığı yerde demokrasi de olmuyor. Ancak serbest piyasa ve rekabet anlayışı gelişirse demokrasi de gelişir. Bakın Batı'da serbest olmayan demokrasi var mı? Bu dediklerimiz gerçekleşirse Türkiye Ortadoğu'nun Amerikası olur." bu sözleri söyleyen Turgut Özal böylece Amerikan vizesini almıştı. Neden Amerika oluyorduk da bir bağımsız Türkiye olamıyorduk. Türkiye'yi tam anlamıyla Amerika'nın dümen suyuna girmesin yolu açılmış olur. İsmet İnönü ile Amerika'nın uydusuna bağlanma süreci Adnan Menderes ile artarak devam etmiş olup Süleyman Demirel ve özellikle Turgut Özal ile ileri bir boyut kazanmıştı. Turgut Özal ile serbest piyasa ekonomisi, inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Tüketim kültürü arttı. Üretim hafif sanayiye dönüştü...
IMF'in istediği Turgut Özal ile çıkarılan 24 Ocak 1980 Kararları 19 yıl boyunca kesintisiz uygulandı. Ardından Tekrar başa geçen Bülent Ecevit IMF'den borç alma karşılığında istenilen 9 Aralık 1999 Kararları'nı devreye soktu. Biri bitiyor biri başlıyordu. Türkiye'yi yarı sömürge yapmak yolundaki bu kararlar için Ecevit : "Ekonomide yüzyılın son mucizesini yaşıyoruz." diyordu. Ama öyle olmadı. 1 yıl içinde 5 banka battı, batan bankaların borcu IMF'den alınan krediler ile kapatıldı. Tarım yapılan destek durduruldu, tarımsal üretim azaldı. Sanayi yatırımları kısıtlandı. Hafif sanayi üzerine çalışmak ağırlık kazandı.İthalattaki vergiler düşürüldü, hatta sıfırlandı. İhracat vergileri artırıldı. Yerli üretici daha fazla vergilere maruz kalıp daralma ve üretimi azaltma yoluna gitti. İşsizlik çoğaldı. Yoksulluk arttı. Uluslararası şirketler birdenbire dolar kurundaki değişimle büyük kârlar elde ederken, yerli esnaf, üreticilerimiz borca battı. Görüldüğü üzere Koalisyon üyeleri ve Karaoğlan Türkiye'nin 3. bin yıla kara bir leke ile girmesini sağlıyordu. Keza 27 Aralık 2000 günü Ecevit, bu kararların alınması karşılığında alınan ve ulusal varlığımıza zincir vuran bu IMF Kredisi için :
"Son ekonomik krizden sonra şimdiye kadar hiç alışık olmadığımız kadar cömertçe dış yardım geldi."demişti.
Öyle diyordu ama; IMF ve Dünya Bankası'nın kurulduğu günden beri elini uzattığı hiçbir devlet ekonomik istikrara kavuşamamış; bilakis büyük iktisadi çöküşler yaşamıştı. Büyük borçlar ve faizler ile ulusal parçalanma süreçleri içinde çırpınmış ve dışa bağımlılığı artmıştı. Tarih yanıltmaz. Tarihte aynı nedenler aynı sonuçları verirdi. Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek aptallıktı. IMF ve Dünya Bankası gibi dışardaki uluslararası finans kuruluşlarından hâyır beklemek, Onların önerileri ile iktisadımızı şekillendirmek, ulusal bir iktisat politikası yapmamak 1938 gününden itibaren yapılan ve ulusal varlığımızı etkileyen yanlışlardı. Tarih tekerrür ediyordu.
Her gelen Türkiye'nin gücüne inanmamış ve Amerika'nın yardımına, Birleşik Devletlere bağlı IMF ve Dünya Bankası'nın desteğine bel bağlamıştı. Bunların yardımı ve desteği ise sömürü hapının şekere bulanıp yutturulmasını amaçlayan bir rüşvetti.
Tarihimizi ancak oculuk-buculuk yapmadan olay ve olguların neden -sonuç ilişkisini kurarak, gerçekten tetkik ederek öğrenebiliriz. Buradan şunu görmeliyiz ki emperyalizm ulusları ve devletleri yakan büyük bir ateştir ki yanmamanın tek yolu ya o ateşe hiç bulaşmamak ya da bir su olup onu söndürmekti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Bizler en az 10000 yıllık tarih, kültür ve dili olan Türk milletiyiz. Hz.Nuh evlâdı Yasefin oğlu olan Türkleriz yani Hz. Nuhun torunu olan T...
-
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Çok uzun ama, tarihe meraklı arkadaşlar ve herkes okumalı. Atatürk'ün 4 ciltlik tarih kitaplarında ne vardı; niye kaldırılmıştı? Kimi ...




















