27 Ekim 2018 Cumartesi

Osmanoğulları anlatıyor : Konu Atatürk

Bizler en az 10000 yıllık tarih, kültür ve dili olan Türk milletiyiz. Hz.Nuh evlâdı Yasefin oğlu olan Türkleriz yani Hz. Nuhun torunu olan Türkleriz; Büyük bir kültürün devamıyız;  Türkî Krallığıyız, Sümerleriz, (Eti)Hititlerleriz, Sakalarız, Oğuzlarız, Hunlarız, Göktürkleriz, Uygurlarız, Karluklarız, Karahanlılarız, Selçuklularız; Osmanlı ve Türkiyeyiz. Hepimiz aynı ağacın dallarıyız. Oculuk buculuk ile insanlarımızın ayrıştırılması asla doğru değil. Tarihi gerçeklere uymaz. Kimisi Atatürk'ü kullanıyor kimisi Abdülhamit'i bunları tarihimizin bir dalı olarak birleştiren yok. İnsanlar yüzyıllar boyunca karışmış ve kaynaşmışlardır. Önemli olan kültürel birliktir; dil, kültür ve tarih birliğidir ve tarihe  eksiği ile fazlası ile  bir bütün olarak bakabilmek ve Onu yüceltebilmektir. Tarihimizi bir bütün olarak sevelim.

Sözgelimi sürekli karşılaştırılarak ayrıştırma konusu yapılan, çok kullanılan Atatürk ve Abdülhamit açısıyla çok Osmanlı Hanedanı Sultan Abdülhamit'in torunlarının gözünden bakarsak :

 Sultan Abdülhamit'in öz torunu olan ve 2009 yılında 97 yaşında vefat eden rahmetli Ertuğrul Osmanloğlu,  CNN Türk tv'deki son röportajında Atatürk hakkında aynen şunları demiştir :

''Bizi Atatürk kovmadı, ülkedeki saltanat düşmanlarından korudu. Burada kalmamız çok tehlikeliydi, bizi 1 gecede yok edebilirlerdi.. Hayatımızı ona borçluyuz.. Her Türk'ün ona borcu var.. O olmasaydı Allah bilir ne olurdu.. Anıtkabir'e gittim, ruhuna Fatiha okudum.. Bu ülkede Cumhuriyet olması gerekiyor, hanedan ile olacak iş değil.. Bizim hanedanlığımız, diğerleri gibi bitti'' Bu sözler Fatih'in, Yavuz'un hakiki torununa aittir..

Ayrıca yaşayan genç torunlarından Nilhan Osmanoğlu, 5 Ekim 2013 günü Hürriyet muhabiri Şehriban Oğhan ile yaptığı röportajda :

"Atatürk bir Osmanlı paşası. Osmanlının iyisiyle kötüsüyle herşeyini benimsediğimiz için ona karşı bir kinimiz yok. O zaman öyle gerekiyormuş demek ki. Şu yanlış yapılmış, bu doğru yapılmış demek şimdi doğru değil. Her dönemin kendi şartları var. Ne ne gerektiriyor bilemediğimiz için, doğru veya yanlış diyemem hiç birşeye. Neslişah Sultan’ın anılarında vardı. Sürgünden sonra bahçede bir arkadaşıyla Mustafa Kemal hakkında kötü sözler söylüyorlarmış. Sultan Vahdettin, Neslişah Sultan’ı yanına çağırıyor ve diyor ki: ‘O bir Osmanlı paşasıdır; kesinlikle onun hakkında tek kötü söz söylemeyeceksiniz.’ Sultan Vahdettin dahi Atatürk hakkında tek kötü kelime söyletmemişken bizim haddimize değil yani. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, ama herkes herkese saygı göstermek zorunda.
Maalesef bir Osmanlı-Cumhuriyet ayrımı var. Osmanlı’yı seviyorsan, diğer tarafı sevmeyeceksin; onu seviyorsan Osmanlıyı sevmeyeceksin... Yazık bence, saçma böyle bir ayrım. Geçmişini nasıl inkar edebilirsin ki? Ondan dolayı üzülüyorum; yoksa İstanbul’da yaşamışım, bize bir şey verilmiş, verilmemiş çok önemli değil açıkçası. Biz buraya bu şartlar altında girmeyi kabul ettik. Benim için Cumhuriyet farklı bir rejim sadece. Osmanlı’nın devamı olarak görüyorum. Ne Atatürk’ü Osmanlı’dan ne Osmanlı’yı Atatürk’ten ayırıyorum. Ya öyle ya böyle olacaksın ayrımımız yok. Cumhuriyet çocuğu olarak Osmanlı’nın devamıyız." demişti.

Bir başka Osmanlı hanedanı üyesi torunlarından Mehmet Orhan Osmanoğlu,  21 Haziran 2017 günü Payitaht Abdülhamit dizisi ekibi ile yaptığı iftar yemeğinde Atatürk hakkındaki düşünceleri sorulduğunda şu açıklamaları yapmıştı:

"Sormasanız şaşardım zaten, Mustafa Kemal Paşa hakkında kesinlikle kötü söz etmeyiz. Mustafa Kemal Paşa, tam da bu toprakların ihtiyaç duyduğu bir anda ortaya çıktı. Hanedan ailesinden belki bir iki kişi çıkıp Mustafa Kemal Paşa'yı eleştirmiş olabilir; ancak bizler aile olarak kendisinden kötü sözle bahsetmeyiz" ifadelerini kullanmıştı.

https://youtu.be/ZJ10Kg-L8bg




Hz. Lokman Hekim: Bir Türk Hekimi

14 EKİM:  "LOKMAN HEKİM GÜNÜ"

Lokman Hekim; Hz. Davut zamanında (bu günden yaklaşık 3300 yıl önce )330 yıldan daha fazla yaşamıştır. En son da Anadolu'ya gelerek Çukurova'da "Ölümsüzlük iksirini bulmuş olan doktorumuz Lokman Hekim, dünyanın en ünlü Türk hekimlerinden olan İbni Sina'nın: "ilimde üstadım ve  tarihte soyum Lokman Hekimi yol bildim..."ifadesiyle de anlayacağımız gibi binlerce yıllık getirdiği ilmi ile ölümsüzleşmişti. Ölümsüzlük iksirini bulan ancak kaybeden hikmet ve ilim sahibi Kur'anda da Lokman süresidir ki ismi geçmekteydi.
Rivayet:

Hz. Davud Lokman'a bir koyun kesmesini ve kendisine en iyi yerinden iki parça et getirmesini söyler. Lokman koyunun yüreğini ve dilini getirir. Başka bir gün Davud kendisine koyunun en kötü yerinden iki parça et getirmesini söyler. Lokman yine yüreğini ve dilini getirir. Davud neden böyle yaptığını sorunca Lokman şöyle cevap verir: "İyilik için kullanıldığında yürekten ve dilden daha iyi bir şey yoktur. Kötülük için kullanıldığında da yürekten ve dilden daha kötü bir şey yoktur."
----
Lokman Hekim'in ilmi hürmetine, tüm hastaların şifa bulması dileği ile esenlikler dilerim.




Andımız : Türkiye Cumhuriyeti Halkına Türk Milleti Denir

Andımızın okullarda okutulması doğru ve yerinde bir karar olmuştur.

Bir Aşure yemeği düşünün; içine bulgur atarsın, nohut atarsın, üzüm atarsın, mısır, zeytin, incir, nar, şeker, limon kabuğu... atarsın. Bunları bir tencerede karıştırırsın, kaynatıp pişirirsin ortaya bir kültür yemeği çıkar : Aşure.

Lakin, aşureye konan her mahsulü ayrı ayrı düşün ve koymadığını farzet. İşte ortaya koca bir hiç çıkar ki ne aşure yemeği olur ne de bir başka şey. Türk milleti de bir aşuredir. Farklı kültürden, farklı mezhepten, farklı inançtan gelen, farklı 40000 tane şeyden gelen insanlar Türk milleti olarak bu devletin halkı olmuştur. Türkiye'yi sen Arapsın, sen Kürtsün, sen Müslümansın, sen Alevisin, sen Lazsın, sen Arnavutsun, sen Çerkezsin vs olarak ayırıp 40000 parçaya bölersen ortada ne Türk milleti kalır ne de Müslüman kalır.

Türk demek bir bütündür. Türk milleti demek insanlık düşmanlarına karşı olmak demektir. Türk demek sömürüye karşı olmak demektir. Türk demek Türkiye demektir. İnsanlar yüzyıllar boyunca karışmış ve kaynaşmışlardır;  önemli olan ise kültürel bağlılıktır. Bu yüzden andımızın olması Türkiye'nin de olması demektir.

Ayrıca şunu da söylemek gerekirse Ömer Seyfettin derki : "İslamcılık veya başka dini ve milli kavramlar kullanarak Türk milletine düşmanlık güden, Türkiye 'yi parçalamak isteyen insanlardan nefret ediyorum." Bu yüzden Türk kavramına karşı olmak hem İslama, hem Türk milletine, hem de Türkiye'nin toprak bütünlüğüne karşı olmaktır. Ayrıca konu İnsanlık düşmanı İngiltere olunca İngiliz milleti, konu dünyada parfümü pislikten kurtulmak için bulan Fransa olunca Fransız milleti, yamyamlar ve haydutlar toplumu Amerika olunca Amerikan milleti; velakin konu Türkiye olunca Türk değil, Müslüman deyin denir veya Türk milleti demek olmaz olmaz. Avrupa olunca ulus millet olsun konu Türkiye olunca farklı milletler var olsun, farklı kültürler var olsun farklı diller var olsun.

 Türk milletinin bunları görmesi lazım.

"Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, her şeyden evvel Türkiye’nin istikbaline, kendi benliğine, millî an’anelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir. "
 Gazi Paşa.

18 Ekim 2018 Perşembe

Satılmış İnsanlar Tehlikesi: Atatürk

/BUGÜN DAHA DA ANLAMLI!!!../

MİLLETVEKİLLERİNİ SEÇERKEN ÇOK DİKKATLİ VE TİTİZ OLUNMALIDIR!..

"Saygıdeğer Efendiler, pek iyi bilirsiniz ki, sultanlarla, halifelerle idare edilmiş ve edilmekte olan memleketlerde, vatan için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, çok defa kolaylıkla sağlanabilmiştir.

Meclislerle idare edilen memleketlerde ise, en tehlikeli durum, bazı milletvekillerinin yabancılar adına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır.

Millet Meclislerine kadar girme yolunu bulabilen vatansızlara her zaman rastlanabileceğine, tarihin bu konudaki örnekleriyle hükmetmek zaruridir.

Bunun için millet, kendi vekillerini seçerken, çok dikkatli ve titiz olmalıdır. Milletin hatâ yapmaktan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve faaliyetleriyle milletin güvenini kazanmış olan siyasî bir partinin seçimde millete kılavuzluk etmesidir.

Genellikle bütün vatandaşların, adaylıklarını ortaya atan her şahıs hakkında karar vermeye yardımcı olacak doğru bilgilere ve isabetli oya sahip bulunacağını kabul etmek, nazarî olarak var sayılsa, bile, bunun tam bir gerçek olmadığı, tecrübelerin tecrübeleriyle ve inkâr edilemez bir açıklıkla ortaya çıkmıştır..."

/Mustafa Kemal ATATÜRK/
Nutuk

Bağımsızlık Uğruna Değer mi?


Bağımsızlık :Atatürk

MUSTAFA KEMAL PAŞA:
“Ben 1919 yılında Samsun’a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu.
Yalnız Büyük Türk Milleti’nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran, yüksek ve manevi bir kuvvet vardı.
İşte ben bu kuvvete, bu Türk Milleti’ne güvenerek işe başladım.”

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE...

10 Ekim 2018 Çarşamba

İslam Dini Çok Çalışmayı Emreder : Atatürk.

İSLAM COĞRAFYAMIZIN GERİ KALMA SEBEBİ :

ÇALIŞMAMAKTI."

ATATÜRK.

‘Efendiler, yalnız biz zulüm görmedik, bütün İslam dünyası zulüm gördü ve esaret altında kaldı. Düşmanlar bizi esaret zinciri altında bırakmak istediler; ancak Milletimizin azmi bu zincirleri parçaladı, Milletimiz bağımsızlığını elde etti. Müslümanların karşılaştığı zulümlerin ve sefaletin elbette pek çok sebebi vardır. İslam alemi Allah’ın emrini yerine getirmiş olsaydı, bu sorunlarla karşılaşmazdı.

Allah’ın emri; ÇOK ÇALIŞMAKTIR.

 İtiraf ederim ki düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz.
ÇALIŞMAK, BOŞUNA YORULMAK, TERLEMEK DEMEK DEĞİLDİR. Zamanın gereklerine göre ilim, fen ve uygarlığın nimetlerinden azami derecede yararlanmak zorunludur.

Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu konudaki hatalarımız çok büyüktür. Sizin de anladığınız ve şimdi kabul ettiğiniz gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yasal bir şekilde kurulmuştur. Dinimizin talep ettiği çalışma sayesindedir ki, üç buçuk senelik az bir süre içerisinde çok önemli sonuçlar elde edilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, pekala bilirsiniz ki eski Osmanlı Hükümeti değildir, eski Osmanlı Devleti değildir. Onlar artık tarihe karışmıştır.

DÜŞMANLARIMIZ OSMANLI DEVLETİNİ YIKARAK DEVLETİN KURUCUSU TÜRK MİLLETİNİ DE YOK ETMEK İSTİYORLARDI. HALBUKİ TÜRK MİLLETİ DÜŞMANLARININ BİTİRDİM DEDİĞİ ANDA  KÜLLERİNDEN DOĞARAK, BÜYÜK BİR AZİM İLE YENİ BİR DEVLET KURMUŞTUR. Bu devletin dayandığı ilkeler ‘tam bağımsızlık’ ve ‘kayıtsız şartsız milli egemenlikten’ ibarettir.

Millet bu egemenlikten bir zerresini feda etmeyecektir, gözünü açmıştır. Bizim dinimiz, milletimize hor görülmeyi ve tembelliği tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin şereflerini korumalarını emrediyor. Çok çalışmalarını emrediyor. Çok okumalarını emrediyor. Her yerde olduğu gibi buradaki görüşmeden de anladım ki millet, egemenliğini koruma konusunda büyük bir azim göstermektedir. Gerçeği gören ve anlayan milletimiz elbette bundan sonra candan ve gönülden çalışacak,  mutluluğa ulaşacaktır."
(5 Şubat 1923-Akhisar)

9 Ekim 2018 Salı

Tarih Hakim Zamandır

Çok uzun ama, tarihe meraklı arkadaşlar ve herkes okumalı.

Atatürk'ün 4 ciltlik tarih kitaplarında ne vardı; niye kaldırılmıştı? Kimi rahatsız etmişti? Hem de bu işi en yakın silah arkadaşlarından biri yapmıştı. Neden izin vermişti?

Son 300 yılın en akıllı,  aynı zamanda dünyanın en genç profesörü olan ve  Amerika'da öldürülen Oktay Sinanoğlu derki :

" Türkiye,  İkinci Cihan Harbi'ne girmemesine ve mağlup  da olmamasına rağmen, Atatürk'ün öldüğü günden bu yana, İsmet inönü'den itibaren Amerika Birleşik Devletleri'nin resmi olmasa da fiilen işgaline maruz bırakıldı.

1949  yılında imzalanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Fullbring Eğitim Anlaşması ile Amerika, eğitimimize birden el attı. Biz ne olduğunu anlayamadık.

Birden bire Atatürk'ün bizzat yazdırdığı 4 ciltlik tarih kitapları Milli Eğitim müfredatından çıkarılıp yerine Batı kültürü ve Batı uygarlığı  ve Antik çağ dersleri müfredata girdi. Türk tarihi, Türk kültürü, Türk dili ders sayısı ve içeriği azaltıldı, Anaokulundan itibaren ünv. kadar İngilizce zorunlu ders oldu. Üniversitelerde de eğitim dili İngilizce oldu ki bugün en az 20 devlet üniversitesi ve yüzlerce kolejde eğitim dili % yüz İngilizce oldu. Japonya'da, Almanya'da, Fransa'da eğitim dili % yüz İngilizce olan tek bir üniversitesi ve tek bir İngilizce hazırlık sınıfı dahi yokken Bizde mantar gibi yayılmıştı, bu nasıl bir küreselleşme idi.

...Milli Eğitim bu itibarla ne millidir ne de eğitimdir. "  der.  Oktay Hoca böyle diyordu. Kızgın ve üzgündü.

Amerika'nın Türkiye ile yaptığı "Fullbring Eğitim Komisyonu Anlaşması" neticesinde oluşturulan komisyonun direktifleri ile Eğitim müfredatından çıkarılan  o 4 ciltlik kitaplarda Türk dilinin,  kültür ve tarihinin 10 bin yıldan daha eski bir zaman diline sahip olduğu, Türk tarihinin bir ağaç gibi bir bütün olduğu ve  asla zaman mefkuresi ile bir sınır konulamayacağı; Türk'ün atasını tanıdıkça  kendine olan  itibarının  artacağı ve daha büyük işler başaracağı; tarihin ve yazının Türklerden başladığı, Güneş-Di Teorisi ile ilgili bilgiler, Mu kıtasının ve sömürgeciler tarafından yok edilen Maya uygarlığının Türklerle ilişkileri, hatta bizzat bu Maya uygarlığını tam anlamıyla öğrenmesi için "Mayatek"soyadını verdiği birini görevlendirdiği; Son Peygamber Hz .  Muhammed 'in övgüsüne mazhar olan tek milletin şanlı Türk milleti olduğu; Karahanlılardan itibaren bu yana 1200 yılı aşkın süreden daha fazla ve hala İslamiyetin Türkler tarafından korunup yayıldığı; bu itibarla
Türk'ü hedef alanın bizzat İslamiyeti hedef aldığı; İslamiyeti korumak kılıfı ve numarası adı altında Türk'e ve bayrağa saldıranın bizzat İslamiyet düşmanı ve toprak düşmanı para almış vatansız,  kimliksiz ve kişiliksiz insanlar olduğunu; müdahale edilmezlerse,  insanlık düşmanı ülkelerce farkedilmeden üst kademelere  getirilebilmeleri,  bu itibarla dini hassasiyeti kuvvetli; ama,  saf ve tertemiz olan Türk kültürü almış her yurttaşın her zaman çok uyanık olması gerektiği; yine bu itibarla tarihe her şeyden önce en mühim şekilde ilk mektepten itibaren değer verilmesi gerektiği ve bunun gibi binlerce mühim bilgi...

Biz de az çok 4 ciltlik bu tarih kitaplarından bir kaç bir  şeyler okuduk, güncel bilgi ile yoğurduk .

Hz.  Nuh'un Yasef'in oğlu Türk' ten itibaren Türkler tek bir  devlet mefkuresi kurmuştur. Sadece adları ve döneminin koşullarına göre yönetim biçimi değişmiştir. Yani kaynağını bir yerden alan bir devlet vardır. İtibarsızlaştırma adına " Türkler,  bir devlet kurmuş ardından yıkmış,  başka bir devlet kurmuş" değillerdir. 17 veya daha fazla devlet kurmuş değildir. Bu  birilerinin  veya Batı'nın uydurduğu bir hikayedir. Biz ise çocuklara tarihi daha anlaşılır ve  akılda kalır mantığı ile senelerce böyle biliriz ve anlatırız.

Tek bir ağaç.
İnsanlar yüzyıllar boyunca karışmış ve kaynaşmıştır .Bu yüzden Bizi Biz yapan kültürel genlerdir. Bu ağacın taşıdığı kültürel değerleri sahiplenebilmek mühim olan.

Üç köke sahip olan  MÖ. 5000 yılından daha eski ve önce başlayan Uygur - Hun - Oğuz kökü olan  tek ağaç. Ağacın da tüm dünyaya yayılmış onlarca dal. Sözgelimi  Oğuz koluna ait  ...Karahanlı , Büyük Selçuklu Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti,  Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu kocaman büyük ağacın  dalının dalı.  Sadece döneminin koşullarına göre adı ve yönetim şekli değişmiştir. Sözgelimi Köktürkler'de ülke, hakanın öncülüğünde kardeşi ile;  iki kişi tarafından  doğu -batı şeklinde ikili yönetim ile yönetmiştir.  Büyük Selçuklu Devleti'nde ülke Divanda kararlaştırılan sultan bey tarafından ,  Onun ailesi ile birlikte yönetilirdi. Osmanlı imparatorluğu'nda ise 17 .yy. dan itibaren Osmanoğulları ailesi içinden en akıllı ve en deneyimli ve  yaşı ileri olan hanedan üyesi tarafından idare edildi. Türkiye Cumhuriyeti'nde ise kanunla belirli olan seçimle ülke bir idare olunmaktadır.  Ama tek bir ağaç dalının dalı.
Karşınızda 10 bin yıllık bir dil, tarih ve kültür var. Tek bir öncü güç. Özgürlük ve bağımsızlığına düşkün tertemiz bir kültür.  Bir insanlık kültürü. Bir büyük kültür.

Tarih ile ilgili sözgelimi Çin kaynaklarına göre yaklaşık Türk tarihi 2400 yıl önce ilk Türk -Çin anlaşması Paiting Anlaşması mevcut. Yani MÖ. 375'te bulunmuş anlaşma metni.

Bundan daha eski, dünyanın en büyük sümerologu Muazzez İlmiye Çığ,  Sümerce metinlerini çözdüğü tabletlerde 400 aşkın bugün bile kullandımız kelime tespit etti. Sümerlerin 6000 yıl önce bulunduğumuz coğrafyada yaşadığı tarih kitaplarında geçer ve MÖ. 3500 'lerde dünyanın ilk yazılı tabletlerini bularak, yani yazıyı bularak tarih çağlarını başlattığı kabul edilmektedir.

Akad İmparatorluğu'dan sonra Dünyanın ikinci imparatorluğu olarak kabul Roma İmp. kurulmasını sağlayan ilk kurucu gücün Anadoludan gelen  Etrüsk topluluğu olduğunu kabul edilir.  1970 yılına kadar okuyamayan Etrüsk yazısını ilk kez yakın zamanda kaybettiğimiz Profesör Kazım Mirşan okumuştur.  yaklaşık 2800 önce yani MÖ. 750'lerde .

Bu tabletleri okuyan sayın Mirşan 350'nin üzerinde bugün rahatlıkla anlayabileceğimiz Türkçe kelimeler olduğunu görmüştür ve kayıt altına almıştır. Yani Etrüsklerin bir Türk topluluğu olduğunu 1970'te tabletler ile kayıt altına almış ve bunun aksine ilişkin bilgi yok.

Bugün Remus ve Remulus hikayesi kabul edilir ama,  bugün bir sadece bir Türk'ün okuduğu Etrüskçe ile Romanın kimler tarafından kurulduğu bulunsa da Avrupalı tarihçiler ve ne yazık ki Bizim tarihçiler gemileri yakma hikayesini, Romalıların bilinmeyen birçok kavim tarafından kurulduğu rivayetini  iddia edilmektedir.  Yazık.

Bugün; Mısır'da yapılmış olan ve  dünyanın en eski piramitleri olarak kabul edilen Keops, Kefren ve Mikarinos piramitlerinden daha eski olduğu iddia edilen piramitler bulundu. 1950'li yıllarda 20. yy. da bulunmuştur.  Bugün Beyaz Türk Piramitleri olarak bilinen , Çin hükümeti tarafından araştırılması ve incelenmesinin yasak olan bu piramitleri; Türklerin inşa ettiği iddia edilmektedir.  Bu bölgeye giden Avrupalı bir araştırmacı olan James Churchward tarafından yapılan gizli incelemede bu piramitlerin Çin kültüründen olmadığı,  Türk kültürüne ait  Büyük Uygur Türk İmparatorluğu tarafından yaklaşık 5 bin yıl önce inşa edildiği ileri sürülmektedir ve bu savı kabul görmektedir. Bu Uygur İmparatorluğu 745'te Köktürk Devletinin topraklarında kurulan Uygur Devleti gibi düşünmeyin,  Uygur Devleti,  bu imparatorluğu'nun, yani ağacın dalının dalı.

Sonuçta zaman en güzel hakimdir. Gerçekler er yada geç ortaya çıkacak.

Bundan yaklaşık 2200 yıl önce yapılan Çin seddi Türk akımlarını durdurmak için yapıldığını herkes biliyordur . Tarihte yapılan pekçok eserde Türk kültürünü ve karakterini  görmek mümkün.  Çin Seddi; Türklerin dünya nüfusunun 3'te 1'ine sahip bir devleti; savaşçı bir karakterinden dolayı nasıl korkuttuğunu ve bu yüzden nasıl  tedbir almaya sevk ettiğini göstermesi açısından mühim. Bu yapılanlar hep Türk varlığının delilidir. Ayrıca yaklaşık 1400 yıl önce Çin'e tutsak kalan ve egemenlik için her şeyini gözden çıkaran  Kürşat ve 40 yiğitçerinin dünyanın en korunaklı sarayı olan Çin sarayını basıp,  Çin Prensini ve ailesini esir aldığını, onurlu bir ölümsüz kahramanlar olduğunu, ardından bunu gören Türklerin, nasıl tekrar Kutluk Türk Devleti'ni kurup bağımsızlığına kavuştuğunu tarih bize gösterdi.  Bunlar hep Türk kültürünün varsıllığını, varlığını ve bağımsızlık karakterini göstermektedir.

Keza,  bundan yaklaşık 1290 yıl önce yani 730'larda Avrasya'nın tam ortasına dikilen Kök -Türk yazıtları ; Türk kültürünün ve varlığının bir başka örneğini teşkil eder. Hepsini tek tek incelemek lazım.   Demek istediğim  tarih ve  tarih çağları Türk'le başlamıştır sözünün aksini bulmak tarihi gerçekler dikkate alındığında çok zordur .  Bunun aksini iddia edecek bir bilgi hala bulunamamıştır. Ama,  tarihini ve kültürünü bilmeyen milyonlarca insan var .  Unutmayın tarihini  ve kültürünü bilmeyen milletler eninde sonunda tarih sahnesinden silinir.

Neden bunları anlattım?

 Tarihini, dilini ve kültürünü bilen insan ve milletlerin itibarı artar.  Kendisine itibar etmeyene itibar edilmez.  Bu yüzden Türk genci atasını tanıdıkça,  kültürünü bildikçe ve dilini öğrendikçe kendisine itibarı artacak ve daha büyük işler yapacaktır.  Lütfen tarihinizi ne 1923 ile sınırlayın, ne 1299 ile sınırlayın, ne 1071 ile sınırlayın, ne 1040 ile sınırlayın, ne 750 ile,  ne 680 ile, ne 550 ile,  ne 350 ile, ne MÖ. 209 ile,  ne MÖ. 350 ile,  ne MÖ. 750 sınırlayın ne Frigler ne Hititler ne Hurriler ne Sümerler ne de Türki Krallığı ile sınırlayın . Sadece araştırın.  Tarihini bilmeyen,  kültürünü bilmeyen,  dilini bilmeyen insanlardan olmayın. Bilmeyen insan her şeye inanma eğilimindedir. Doğru  veya yanlış.  Sorgulamaz.  Sadece inanır. Körü körüne bağlanır. Bu yüzden tarihimize bir sınır ve sinir koymadan doğru olan neler varsa öğrenin ve öğretin. Tarihini bilmeden,  kültürünü öğrenmeden hayata ne olduğunu ve kim olduğunu bilmeden gelmiş milyonlarca insan var.
Öylece gidecektir.  Avrupa'nın ve Amerika'nın istediği gibi dilini, tarihini, kültürünü bilmeyen bir yığın olmak istemiyorsanız hem okuyun,  hem eğlenin hem de çok çalışın.  Çünkü insan dediğin kendisi dışında  çevresine faydalı olacak,  ülkesine faydalı olacak önce;  daha sonra umuma faydalı olacak.

Tarihimizi atalarımızdan gurur duymak için öğrenmemeliyiz; tarihimize ve atalarımıza layık bir fert olmak için öğrenmeliyiz . Nokta.

4 Ekim 2018 Perşembe

Türk Gençliği Sınıfta Yok

Üniversiteye ola ki işiniz olup uğramanız gerekirse sadece bir saat bahçesine ve kantinine bir göz atın derim. Gençlerimizin her alanda yapacakları 40000 tane işi var,  ilimde, sanatta, kültürde, tarihte, dilde, edebiyatta, araştırma, bilim ve teknikte  yapacakları birçok şey var; kendilerine, çevrelerine, ülkelerine ve daha sonra da umuma fayda sağlayacak çok işi var; yani bizim işimiz çok. Çok da...

Türk gençliği, üniversiteli gençlik sınıfta yok, laboratuarda yok, araştırmada yok, bilimde yok;  araştırma yok, düşünme yok, bilgi yok; kültürde yok, sanatta yok, edebiyatta yok, tarihte yok;  bir şey yok, hepsi kantinde ve bahçede. Kantinde ne mi yapıyorlar? Bahçede ne mi yapıyorlar? Vatan mı kurtarıyorlar? Hayır; oturmuşlar duvara bakıyorlar, saatlerce. Oturmuşlar oduna bakıyorlar, saatlerce.

 "Dedim" bunlar nasıl vakit buluyorlar da yok ediyorlar zamanı? Bu gençliğe bu kadar iş düşerken, önüne bu kadar hedef koyulmuşken,  gençlik nasıl oluyor da saatlerce kantinde, bahçede aylak aylak oturup duvara bakıyorlar?

 Nasıl bu zamanı buluyorlar?

Ahmet Haşim'in Yürek Yakan Anadolu Mektubu

Ahmet Haşim’in, Anadolu’nun perişan halini anlatan 3 Eylül 1917 tarihli mektubu…
Bir yazar ve müfettiş olan Ahmet Haşim tarafından, Manisa milletvekili Refik Şevket Bey’e gönderilmiştir.

Ahmet Haşim mektubun başlangıcında şu cümlelere yer veriyor:“Sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. Yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene Niğde’den yazıyorum.”( günümüz Türkçesi ile özetle:)

Gördüğüm Anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

Öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? Görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? Bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır.

Anadolu köylüsünü yaratıklar sınıflandırmasında karıncalar türüne ithal etmek fikrindeyim. Gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikriyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insanlığın zor çalışma şartlarına tesadüf edilir. Sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu depolarına doğru çekip götürmekle meşguller. Tıpkı karıncalar…

Refik, Ankara’da, Almanya imparatorunun Anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. Bunlar şunu anlamışlardır ki, Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Soyu, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği… Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine sormalı.

İstisnasız, taşıma araçları kağnıdır. Ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim hayal gücünün bile icadından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada elverişsiz bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun gizli yaşam unsurlarına hortumunu sokan ve bu şekilde kanını ve canını çeken bir canavardır.

Anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu yararlanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. Tezeğin bu adamlar nezdindeki değeri hayret vericidir. Sürüler meraya çıkarken veya akşam şehre girerken, kadın ve çocuk, gözleri bir ışık noktasına çekilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküzün arkasından düşen en ufak dışkı parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. Bu dışkılar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere getirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. Anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. Bütün havalarında o hoş koku solunur. Yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir.

Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden meydana gelmiştir. Baca nedir, bilir misin? Dibi kırık bir testi... Kızılırmak havalisinde, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın hususi mahiyetinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar.

Anadolu, külliyen temizlikten yoksundur. Sakallı Celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik ürününden başka bir şey değildir.

Anadolu baştan başa frengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. Bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. Fakat, bunlar nadirdir.

Türkilinzce

Türkilinzce değil; varsa yoksa Türkçe...

Yapılan araştırmalara göre bilim ve bilgisayar diline en uygun ve en yatkın  dil Türkçe'dir. Türkçe'nin yaklaşık en az 10 bin yıllık bir tarihi vardır. Dünyanın en eski dillerinden olup,  türetilebilme ve yeni kelime oluşturma kabiliyeti çok yüksek bir dildir. Bugün dünya dili diye Bize aşılanan İngilizce; 5 ülkenin kırması olan türetme kabiliyeti olamayan  249 kelimelik yapay bir dildir.  Tarzıncadır. Sömürü dilidir. Olgular önemli,  iyiye iyi,  kötüye kötü demek lazım. 

Bugün  sözgelimi bir kelime düşünün;  bil-mek kökü. Bu kökten Türkçe ile en az 20 kelime türetebilirsiniz. Bilgi,  bilgisayar, bilgiç, bilinç, bilin, bilgili,  bilişim,  bilim,  bilimsel, bilinmeyen, bilinçli ve diğerleri...

İngilizcede bil  kökünden üretilebilecek toplam 2 kelimeyi geçmez. İnformeşın ve emform.. Yani bilgi ve bilmek. Başka bir üretim yok.  Yapmak için başka kökler ile eklersiniz veya latince alırsın. 
Bu yüzden KÜRESEL TEK DİL OLAN VARSA YOKSA BİLİM VE BİLİŞİM DİLİ TÜRKÇE.

Teşkilatı Mahsusa Hakkında 22 Gaye

M.M. GRUBU BAŞKANI
SİYONAZİST YAHUDİ VAMPİRLERİN TEHLİKESİ HAKKINDAKİ,
Albay Hüsamettin Ertürk'ün Hatıraları..
Tüm dünyada aynı anda uygulanıyor.

Millî İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) atası olan "Teşkilât-ı Mahsusa"nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, ele geçirdiği Siyonistlerin Protokolleri'nianılarında açıkladı.
Söz Teşkilât-ı Mahsusa'nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk'te:

Ben Teşkilat-ı Mahsusa'da çalışırken Dünya'ya hakim olmak isteyen bu Milletlerarası Siyonist Teşkilatının elimize geçen 22 maddelik (ama 21 madde yazıyor) düsturları vardı ki, ne kadar manalıdır. Burada şöyle yazılıdır:

1 - Genç nesilleri mugayir-i ahlak telkinlerle bozmalı,

2 - Aile hayatını yıkmalı,

3 - Insanlara, aşağı sınıflarla tahakküm etmeli,

4 - Sanatı zayıflatmak, edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hale sokmalı,

5 - Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilane vak'alar uydurmalı,

6 - Hududsuz bir lüks, başdöndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli,
Kalabalıkların vakitleri, eğlenceler, oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonmalı,

8 - Müfrit nazariyelerle (kuramlarla) fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar yaratılmalı, içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı,

9 - Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve itimatsızlıklarsaçmalı,

10 - Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmalı, grevler, sabotajlar tertib ettirmeli,

11 - Yüksek tabakanın manevi kuvvetini her çareye başvurarak kırmalı,

12 - Sanayiin ziraati ezmesine imkan vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı,

13 - Saçma nazariyeleri ortaya atarak halkı gayri kabil-i tatbik fikirlerle dolambaçlı yollara sevketmeli,

14 - Hayat pahalılığını körüklemeli, ücretleri arttırmalı,

15 - Beynelmilel mes'eleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli,

16 - Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin ellerine tevdi ettirmeli,

17 - Bütün hükumet şekillerini değiştirmeli, bir çok sırları ifşa etmeli,

18 - Meşru hükumet tarzlarından mutlak bir istibdada gitmeli,

19 - Siyasi, iktisadi buhranlar yaratmalı, servetleri mahvetmeli,

20 - Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, sepkülasyonlara, enflasyonlara yol açmalı, altını mahdud ellerde toplamalı, muazzam sermayeleri felce uğratmalı,

21 - Hükumetlerin ölümlerini hazırlamalı: Insaniyeti elem, ıstırab ve yoksulluk içine atmalı.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın dikkatli tetkikleri neticesinde vardığımız hakikat şudur ki, 1892 denberi Dünyamız, bu zihniyetteki Yahudiler'le mücadele halindedir. Bunlar bir "Cihan Ihtilali" hazırlamaktadırlar.
Alıntı

Timur Han

Tarih "Doğu" ve "Batı"nın savaşıdır.

Doğu yapmış, Batı yazmıştır.

Doğu başlamış, Batı devam etmiş, fakat her şeyi kendisine mal etmiştir.

Doğu insancıl, Batı mekaniktir.

Doğu'nun en büyük handikabı cehalet, Batı'nın "sermaye"si emperyalizmdir.

Doğu'nun bilime sırtını dönmesi, Batı'ya verilen "pas"tır. Batı golü atmıştır.

......

***

18 Şubat ölüm yıl dönümüydü Timur'un.

O'nun anısına saygıyla, iki alıntıyı hatırlamalı, hatırlatmalı.

ı Mahmut Esat Bozkurt'tan:

""Atatürk bir gün Yıldırım ile Demir arasındaki Ankara Savaşı’nı harita üzerinde değerlendiriyordu.
”Bakınız” dedi. Yıldırım, Demir’i öyle bir kıskaç içine almıştı ki, bu kıskaçtan Demir’den başka bir kumandan kurtulamazdı. O, çıktı ve düşmanını yendi.”

Atatürk, Demir’in savaşçılığından da çok önem verdiği yönü ise kurduğu devletin muhteşem sistemiydi. Atatürk; “Ben Demir zamanında gelseydim, O’nun yaptığı işleri başaramazdım. O, benim zamanımda gelseydi, yaptıklarımdan daha büyüklerini yapardı.”"

İkincisi ise pek bilinmez.

Bu anı ise Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu’nun oğlu Prof. Dr. Timur Kocaoğlu'ndan:

"Kurtuluş Savaşı yıllarında, Buhara Cumhuriyeti’nden Türkiye’ye 100 milyon altınlık yardım gönderilmiştir.
Bu altınlar, Emir Timur’undur. Emir Timur’a Cengiz Han’dan, Cengiz Han’a Karahanlılardan, Karahanlılara Uygurlar’dan, Uygurlara ise Göktürkler’den gelmiştir.

Bu altınların yalnızca 20 milyonu Türkiye’ye ulaşmıştır. O dönemde tek demir yolu Moskova üzerinden geçtiği için bu altınların Türkiye’ye gelmesine Rusya aracılık etmiştir ve bu aracılığının bir karşılığı olarak(!) 80 milyon altını Türkiye’ye göndermeyip kendine almıştır."

Ç. B. Alıntı 19 Şubat 2015

Sağlıkla İlgili Türkçe Sözcükler

Uzun biraz ama; sağlık kavramları ile ilgili okunmaya değer.

Ambulans : Cankurtaran
Bu kavramda bir terslik var; ama bilen yok. Latincede ve İtalyancada "Ambulance" sözcüğü "Dolaşan" anlamına gelmektedir. Aslında sözcüğün kullanımı doğru; çünkü İstanbul trafiğinde dolaşmaktan can kurtaramıyor ki...

Doktor : Hekim, Tabip
Pratisyen Doktor : Uzman hekim, Bilgin Tabip
Hastane : Hekimane
Hasta : Sayrık
Hastalık : Sayrılık
Semptom :Belirti
Ambulans : Cankurtaran
Analiz : Çözümleme
Teşhis : tanı
Tedavi : Sağaltım
Sfilis: Frengi, cüzzam:  Bel Soğukluğu, Frenk Sayrılığı
Sterilizasyon: Tıbbi Temizleme
Muayene : Ön Bakı
Triaj: İlk Bakı
Exit: Çıkış

Emboli veya Anji : Damar tıkanıklığı
Diüretik : İdrarsöken
Kronik : Süregen
Akut : İvegen
Bronşit : Akciğer bulanığı
Pnömoni,  Zatürre : Akciğerinmesi
Hepatit A,B,C: Tip 1,Tip 2 Tip 3 Sarılık
Anti-obstrüktif : Tıkanıklık-giderici
Komp-likasyon; Komplike: Yan-etkisel; Yanetki
Endikasyon : İzlence
Antiseptik : Mikropöldüren

Diyaliz : Arınım
Diyaliz Makinesi : Arınım aleti
İnsülin : Kan İçsalgısı
İnsülin hormonu :Kan İçsalgı bezi
Diyabet Hastalığı: Şeker Sayrılığı
Ultrasonografi : Doku Taraması DT
Tomografi :  Kesitsel Doku Taraması  KDT
Röntgen : Organ Taraması OT
Nefrografi: Böbrek Taraması BT
İmmotoloji Servisi: Bağışıklık Bölümü

Stent : Kafes, Çubuk
Agregasyon : Kümelenme
Prematüre : Erkendoğan
Kalorimetre: Isıölçer
Termometre :Sıcaklıkölçer, Ateşölçer
Virüs :Bulaşgan
Bakteri :Bulaşgancık
Mikroorganizma : minicanlı

Hipertansiyon : Yüksek Kanbasıncı
Tansiyon : Kanbasınç, Kandeğer
Poliklinik  Servisi: Özelbakı Bölümü
Kemoterapi : Urbakım
Anestezi Servisi : Uyuşturma Bölümü
Algoloji servisi : Ağrı Bölümü
Diyetisyen : Beslenme Uzmanı
Diyet Servisi : Beslenme Bölümü
Alerji: Hassasiyet; Duyum
Bakteriyolojik Servis : Bulaşgancık Bölümü

Check up : Tam Bakı, Tam Bakım
Onkoloji : Urbilim
Kardiyoloji : Kalpbilimi
Hematoloji : Kanbilimi
Pediatri Servisi :Çocuk Bölümü
Nöroloji : Sinirbilimi
Gastroenteroloji Servisi : Sindirim Bölümü
Jinekoloji Servisi: Kadın Sayrılığı Bölümü
Enjektör : İğne, Şırınga
Enjekte Etmek : Aşı yapmak, Ağne yapmak
Nefroloji :Böbrek Bilimi

Psikiyatrist: Tıbbi Ruh hekimi
Psikolog : Ruh hekimi
Psikasteni: Ruh Yitimi
Perinaloji Servisi: Riskli Gebelik Bölümü
Anoreksi: İştahsızlık
Obezite : İştahlılık, Şişmanlık,

Akne : Sivilce
Felç : İnme
Müşahede :Gözlemleme, Gözlem
İltihap : Yangı, İrin
İltihaplanma : Yangılama, İrinleme
Sinüzit : Alınirini
Antibiyotik : Mikropatan

Sözgelimi;

Romatizma : Kasağrılığı
"Cihangir'deki tahta evde, Tophane'nin yıkık damlarını ve kırık kiremitlerini gören penceremde, annemin  kasağrılığı iniltilerini dinleye dinleye bütün ömrümü mü geçireceğim?" -Peyami Safa, Yalnızız, s.234

Konsültasyon : Tıbbi fikirleşme, Hekimleşme
"Tek hekimi olan memlekette ben kimi bulur da tıbbifikirleşim yaparım?" -Reşat Nuri Güntekin, Sönmüş Yıldızlar, s.127.

Hastalık : Sayrılık
Sayrılıktan ötürü engelliler bir yana, hep susan bir insan tasarlamaya yetmiyor hayal gücüm." -Nejat Uygur

Bunlar aklıma gelenler. Daha düşünsek demek ki çarşaf gibi olur.

Karşısına Türkçesini yazdığım bu sözcükleri az çok çoğumuz duyuyoruz; ama ne anlama geldiğini bilmeden kullanıyoruz; insanın bilmediği sözcük ve kavramları benimsemesi insanı yönlendirilmiş bir robot yaparmış. Bu yüzden her yabancı sözcüğü körü körüne benimsemek kadar berbat bir şey olamaz.

Yukarıdaki anlamını bilmediğiniz; ama kullanmak zorunda olduğumuz sözcüklerin bir kısmını da kendim Türkçeleştirdim, bir kısmı ise zaten Türkçeleşmişti; aklıma geldikçe bir araya getirdim. Bunları yapmam sadece 25 dakikamı aldı.

Sağlık ile ilgili   tüm kavramların Türkçesi varken veya kolaylıkla yapılabilecekken hala halkımızın anlamadığı bir şekilde İngilizce adıyla   söylemek gerekirse doctorların haspitallerde; sağlı ocaklarında, diğer sağlık kurumlarında İngilizce olan tarzanca ve ölmüş bir dil olan latince sözcükler neden hala kullanılmaktadır veya illa kullanılacaksa sözgelimi;  Neden,

"TRİAJ
İLK BAKI"

halinde  iki anlamı da birlikte olacak şekilde tüm kurumlarda verilmemektedir. Herkes tarzanca bilmek zorunda değil. İnsanlarımız daha düzgün Türkçe bile konuşamazken, Tarzanca bilmek zorunda kabul edilmesi trajikomik bir durumdur.

Ayrıca bir anekdottur ki Tarzanca kullanmak iyi bir şey olsaydı Tarzanın kendisine faydası dokunurdu; Tarzan hala ormanda, ağaç kavuklarında yaşıyor. Biz de Jeyni bulmasına yardım ediyoruz :)

Bunu Cimer ve Bimer ile gerekli yerlere ilettim. Tüm sağlık kurumlarda sözgelimi hastane tabelası yerine Hekimhane , doktor sözcüğü yerine Hekim sözcüğü, hastalık yerine Sayrılık sözcüğü,  poliklinik servisi sözcüğü yerine Özel Bakı Bölümü sözcüğü, triaj yerine İlk Bakı gibi sözcük ve kavramların tekrar düzenleme yapılarak kullanılması için yazdım; bir umuttur. Yıldızlara ulaşmak ,ulaşmasan da en azından o yolda gitmek...

Ayrıca dilimizi kirleten ve içimize yerleşmiş bu sözcüklerden bir kaç tümce kurarsak :
Gece oğlumuz  birdenbire öksürük ile ağlamaya başladı; ateşinin çıktığını farkettik, ateşi çıkınca termostat cihazı ile ölçtük; ateşi havale şeklindeydi; hastaneye gitmeye karar verdik. Araç bozuktu; ambulans çağırdık.
Ambulans hastanenin emergenci bölümünden içeri giriş yaptı. Pratisyen doktor; triaj ile ilk muayenesini yaptı. Bizi pediatri servisine yönlendirdiler. Oradan müşahede odasına girdik, burada kalpol ve pedifen ile havalesi düşürüldü;  Sterilizasyonlu bir ortamda tetkikler yapıldı. Röntgen çekildi, ardından Ultrasonografi yapıldı. Bir teşhis konuldu.

Mikrop ve bakterilerden kaynaklanan iltihap vücudun bronşiol kısmına doğru inmişti, doktor bir saatlik süren endikasyon sonucu "Akut Bronşit" teşhisini koydu ve ilaç yazdı. İlaçlar kullanılırken olası bir komplikasyon veya alerji semptomları görülürse hemen hastane girişinde emergenci yazılı yerin yanındaki Perinaloji Servisinin içindeki pediatri odasına derhal gelinecekti. Hastanenin eksıt kısmından çıktık.

 Doktor,10 tane enjektör ve antibiyotik yazmıştı,  hemen ilaçları aldık; özel bir hastane polikliniğinde antibakteriyel bir yerde şırınga ile bir  antibiyotik verildi. Evladımız biraz daha iyiydi. Doktor ayrıca antiseptik ve antibakteriyel bir ilaç da yazmıştı. Anti-obstrüktif çok iyi gelmişti. Vs vs.
Ben  böyle tümceler kurmayı istemiyorum artık.
Bahri Efe.

Atatürk Timur'u Çok Severdi

Atatürk, Demir’i çok severdi. Onun kumandanlığına, devlet adamlığına hayrandı denebilir.  Bir gün Yıldırım’la Demir arasındaki Ankara Meydan Muharebesi’ni harita üzerinde değerlendiriyordu. “Bakınız” dedi, “Yıldırım, Demir’i öyle bir kıskaç içine almış ki, bu kıskaçtan Demir’den başka bir kumandan sıyrılıp çıkamazdı. O çıktı ve hasmını yendi”. İlave etti: “Ben, Demir zamanında gelseydim, onun yaptığı işleri başaramazdım. O benim zamanımda gelseydi, yaptıklarımdan daha çok büyüklerini yapardı.” Yıldırım’ı da bir kahraman, bir cihan kahramanı olarak severdi. “Büyük manevracıdır. Fakat Demir’in yanında çocuktur. Korkusuz bir deli oğlandır” derdi.

Mahmut Esat Bozkurt, Aksak Demir’in Devlet Politikası: Timurlenk Üzerine İnceleme. İstanbul: Yeni Sabah Neşriyatı, 1943; yeni baskı İstanbul: Kaynak Yayınları, 2005, s. 84.

Timur Han.

Burgüt Anka Kuşu Olmak

Bir Türkî devlet olan Kazakistan'in bayrağında dikkat ederseniz kollarını kocaman bir şekilde iki tarafa; sağa ve sola doğru efsanevi bir boyutta açmış turkuaz mavisi bayrak üzeri  bir kuş var; Bürgüt Anka Kuşu. Bu güzel kuşun kanatları iki güzel ileti sunar: Bir kanadı aklı ve bilimi, diğer kanadı ise gönlü yani maneviyatı, insanlığı ifade eder.

 Bir hocamın, okuduğum bir  ifadesi ile Gönül aklın önünde, yine gönül  rehberliğinde olmalıdır. Akıl; gönülden bağımsız, gönül terbiyesine karşı hareket  ederse;  muziplik ve muzırlıkla uğraşır. Gönül terbiyesinin denetiminde olmayan Şu an Batının elinde sadece akılla uçmaya çalışan bu Bürgüt kuşu sakattır, uçamaz. Uçmaya her çalıştığıda herkese ve her şeye zarar verir.

Gönül terbiyesinde Türk - İslam kültürü ile gelişen akıl; çok uzun yüzyıllar dünyaya güzel hizmetler sunmuştur. Bu kültürde hanharlık ve hunharlık  oluşmamaştır. İnsanlık adına çok güzel örnekler vermiştir. İnsanlık düşmanı icatlar ve insanların oluşmasına izin vermemiştir. Fakat son 300 yıldır belki daha fazla bir süre, gönül terbiyesinden bi-haber Batı kültürünün, Bizlerden alıp geliştirdikleri Akıl, ne yazık ki muziplik ve muzırlıkla uğraştığından, bu güne kadar tüm dünya cografyasında ne savaş eksik olmuş, ne kıtlık, ne açlık, ne kızıl tehlike ne  yeşil tehlike eksik olmuş, ne de  küresel kraliyetçi yeni dünya düzencileri..

Eksik olan ve unutulan tek şey ise iyi şeylerin ve iyi insanların daha az olması olmuş. O Bürgüt kuşunun bir kanadı son üçyüz yıldır, hatta daha eski yıllar, Batı kültürünün elinde sakat haldedir ve bir kafestedir. Bu yüzden Gönül terbiyesi kültürü eksiği Amerika ve Avrupa'nın; son 3 asırdır yaptığı her insanlık onuru ve  hayatını zedeleyen  davranışlarına şaşırmak safiyane bir değerlendirme olur. Çünkü dünya; gönül kanadı kültüründen olmayan Batı aliminden çok çekti.

İnsanlık adına bir icat yok. Tüm insanların sanki menfi bir şekilde yaşayıp yine öyle ölmesini istiyorlar. Dünyada  Batıdaki ilim adamlarına bir bakın sözgelimi bir ülke bilim teknikte çok ileri gitti;  atom bombasını icat etti; ama bir Hocamızın dediği gibi,  gönül terbiyesi olmadığından akıl muzırlıkla uğraştı. Bu icat, insanların başına yağacak bombalara dönüştü. Keza televizyon ve internetin icadı, basın -yayın sanal sosyal ağlar aracılığıyla insanların düşünmeyen üretmeyen, sadece tüketen bencil robotlar olmasına  yol açtı. Hep kötü şeyler insanlara hem basıldı hem yayıldı vs.

Ama bunlar gönül terbiyesi almış bir aklın insanlarından çıkmış olsaydı daha güzel olmaz mıydı?

İnsanların daha güzel insanlar olmalarını sağlardı, insanlık düşmanı insanların dünyada daha az olmasını sağlardı, iyiliğin ve güzelliğin tüm insanlığı daha da rengarenk etmesini sağlardı. Sanat öğretirdi, eğitim verirdi. Terbiye ve ahlak öğretirdi. Şükrün her daim olmasını ve  nimetlerin paylaşılmasını öğretirdi.

Bilmem 50 yıl sonra şunlar tükenecek diye, dünya nüfusunun yarısından daha fazlası gereksiz, bu nüfusun çoğu sadece kıt kaynakları tüketmekte diye  insanlar ve milletlerin kırılmasına ve yok olmasına yol açmazdı. İnsanların bencil ve nankör olmasına izin vermezdi. Bu söylediklerimin insanların kafasında hemen bir hayal olarak düşürülmesine yol açmazdı.

Evet ben,

 Doğu ve Eski Küçük Asya kültürünün aklı hizaya getiren gönül terbiyesine hasretim. Bu yüzden ben Ne Avrupalıyım, ne Ortadoğulu ne de Acemyalı ne de Amerikalıyım. 

Ben Asyalıyım kardeşim !

Asya kültürü aklı da gönlü de birçok şeyi de içinde barındıran büyük bir kültür hazinesidir.Bir insanlık kültürüdür. Insanlık düşmanlarına tarih boyunca gönül artı bilim ile cevap vermiş bir kültürdür.

Bunları söylemem benim Batı karşıtı olduğum anlamına gelmez. Tüm kültürleri tanımakta fayda vardır.  Sadece kendi kültürüne ve tarihine ilgi duyan insanların  Asya köklerini de bilmesi çok önemli.

Fatih'in Cevabı


Atatürk'e Göre Hakiki Ulema Kimdir?

Atatürk'e göre; hakiki ulema ve dine ve milletlere zarar veren zararlı ulema ne zaman birbirine karıştırıldı ? Ne zaman ortaya çıktı?

 Atatürk Mart 1923’te Konya’da bu konuda neler söylemişti tam metni :


" Efendiler,  Milletimizin içinde hakiki ulema, ulemamız içinde Milletimizin iftihar edebileceği âlimlerimiz vardır. Fakat bunlara mukabil ilmi kisve altında, ilmi hakikatlerden uzak, lüzumu kadar ilme ulaşamamış, ilim yolunda layıkı kadar ilerleyememiş, hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bu kötü  hocalar yüzünden dinimiz islamdan soğumayın, Cenab-ı Peygamber Hazretlerinin yolundan gitmekten bir adım vazgeçmeyin. Hakiki alim ile diğerini birbirine karıştırmayınız. Seyahatlerimde birçok hakiki münevver ulemamız ile temas ettim. Onları en iyi ilmi terbiye almış, sanki Avrupa'da tahsil etmiş bir seviyede gördüm. İslamiyetin hakikatine ve ruhuna vakıf olan alimlerimizin hepsi bu kemal mertebesindedir. Şüphesiz ki bu gibi ulemamızın karşısında, imansız ve hain ulema da vardır. Fakat bunları onlarla karıştırmak doğru olmaz.

Efendiler, hakiki ulema ile dine zarar veren ulamanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hz. Peygamberin zaman-ı saadetlerinde, Peygamberimizin irtihalinden (vefatından) sonra Hulefa-ı Reşadin Hazretleri zamanında (Dört Halife dönemi) hep doğrudan doğruya Hz. Peygamberin (Sav.) irşadıyla İslam olan, Hulefa-ı Reşadin'in tenvirleriyle selamete bulunan ümmet kitlesi arasında hakiki nezaket, kalbi hürmet, ulvî bir irtibat vardı. Vaka ki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler;  Sıffın vakasında Muaviye'nin askerleri Kitab-ı Ekmel'i (Büyük Kitap) Kur'an-ı Kerimi mızraklarına diktiler ve Hz. Ali'nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler; İşte o zaman dine fesat, İslâmlar arasında münaferat (ayrılık) geride ve o zaman hak olan Kur'ân, haksızlığı kabile vasıta yapıldı. ".

Amerika Çatal Dille Konuşur

Şunu unutmayın ki Amerikalılar yaklaşık 200 yıllık tarihleri boyunca  her zaman çatal dille konuşmuşlardır. Çatal dilin özelliği dilin bir tarafı bir şey söylerken; diğer tarafı başka bir şey söylemiştir ki  Amerika gelir size şöyle yapın, böyle yapın, diye destekler görünür, yardım yapıyoruz, diye insanlıktan dem vurur,  ardından kuyunuzu kazar, arkanızdan kafanıza geçecek çorabınızı örer. Kültürel genlerde insanlık düşmanlığı vardır. Tarihleri boyunca da değişmemiştir.

Sözgelimi önce Kızılderililere yardım diye çatal dille yapmadıkları adilik ve haydutluk kalmamıştır, ardından Meksikalılar da bu "çatal yardım ve dostluktan nasibini alanlardan olmuştur. Çünkü önce dostane yaklaşmış, ardından da Amerika hemen hemen nerdeyse Meksika'nın üçte ikisini yutuvermiştir. Bugün Amerika'nın büyük kısmı (Kolorado, Nev Meksika, Kaliforniya, Arizona vs) Meksika'dan çalınmış topraklardandır. Keza Afganistan için, Bosna -Hersek için, Kosova için, Irak için, Yemen için, Libya için, Mısır için ve Suriye için hep aynı olmuş ve  Amerika her zaman çatal dille konuşmuştur.

Bu çatal dille konuşan, insan haklan dersi verip de, mesleği katliam ve insanlık düşmanlığı olan olan milletlerin (Rusya'sından tutun da Amerika'sına devam eden), bütün bunların derdi nedir biliyor musunuz? "

Endülüs'ü sildik, bu Türk ve Müslüman lafını Anadolu'dan söküp atamadık ama, 21. Yüzyılın ilk yüzyılı içinde (2000-2100) bu işi bitireceğiz " İşte bütün dertleri budur! Gerisi, hepsi çatal dildir. Bunları bilmek önemlidir...Çatal dil ancak  kendimize olan itibarı görerek, bilgi sahibi olarak ve müsbet anlamda çalışarak yok edilir.

 Bir söz vardır : Kendini bil, ardından dostunu ve düşmanını tanı; ama dostunu düşmanından daha iyi tanı. Çünkü tarih asla yanıltmaz;'

Başbuğ Kutluğ Kağan'ın Vasiyeti

Bundan yaklaşık 1400 yıl önce Çin esaretinden kurtulup büyük bir Türk imparatorluğu olan İkinci Köktürk'ün kurucusu Kültiğin Kağan'ın Vasiyeti :

  “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış.

Yaklaştırıp konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş.

Bir insan yanılsa kabilesi,milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne,yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!

Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti öleceksin!

Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş:

Uzak ise kötü mal verir,yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş.

Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan, öldün!

O yere doğru gidersen, Türk milleti öleceksin!

O yere doğru gidersen, Türk milleti öleceksin!

Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında

oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.”
………….

“Türk beyleri, milleti, bunu işitin!

Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum.

Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum.

Ona bakarak bilin.

Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız?”

(Ergin, II, 1970; 2-3)

Kültigin burada, Türk milletinin her zaman dikkatli olmasını, düşmanın hilelerine aldanmamasını, esarete düşmemesini hararetle arzu etmektedir.

Atatürk'ün Okudukları

4.289 kitap okumak...

Ata­türk ki­tap okur­ken, ya­za­rın dü­şün­ce­si­ne ka­tıl­dı­ğı cüm­le­le­rin, pa­rag­raf­la­rın al­tı­nı kır­mı­zı ka­lem­le; ka­tıl­ma­dı­ğı bö­lüm­le­ri ise ma­vi ka­lem­le çiz­di.
Önem­li bul­du­ğu pa­rag­ra­fın ya­nı­na “x­x” önem­li; “xx­x” çok önem­li ve “mü­h” mü­him an­la­mı­na ge­len işa­ret­ler koy­du.
Oku­du­ğu say­fa­la­rın üs­tü­ne kur­şun ka­lem­le not­lar yaz­dı.
Ge­nel­lik­le ki­tap­la­rı ma­sa ba­şın­da oku­du. Ya­nın­da par­ça par­ça kes­tir­di­ği tül­bent bu­lun­dur­du; çok oku­mak­tan göz­le­ri ya­şar­dı­ğın­da bun­lar­la ku­ru­la­dı. İki gün ara­lık­sız oku­du­ğu ol­du. Be­ğen­me­di­ği ki­tap­lar için, “bo­şu­na za­man tü­ket­mi­şi­m” de­di.
Ne­re­ye se­ya­hat et­se, boş cep­ha­ne san­dık­la­rı içi­ne koy­du­ğu ki­tap­la­rıy­la git­ti. “Sa­vaş bit­ti şim­di cep­ha­ne san­dık­la­rın­da­ki ki­tap­lar­la mü­ca­de­le ede­ce­ğiz. Bu da kül­tür-sa­nat sa­va­şı­mı­z” de­di.
Cep­he­de ça­dı­rın­da ki­tap oku­yan bi­rin­den bah­se­di­yo­ruz…
Bü­yük öğ­ren­me aç­lı­ğı var­dı. Fran­sız­ca ki­tap­la­ra me­rak­lıy­dı.
En son oku­du­ğu ki­tap­lar Türk ta­ri­hi ve Türk­çe­’ye ait ça­lış­ma­lar­dı. 1233 ta­rih ki­ta­bı oku­du. Ya­ban­cı ta­rih­çi­ler­den İn­gi­liz Sos­ya­list H.G. Well­s’­i be­ğe­nir­di. Kü­tüp­ha­ne gö­rev­li­si Nu­ri Ulu­su­’ya gö­re Karl Mark­s’­ı da oku­du. Özel Ka­le­mi Züh­ti Ula­y’­dan, sos­ya­list Max Be­er’­in “Sos­ya­lizm ve Sos­yal Mü­ca­de­le­le­rin Ta­ri­hi­” ki­ta­bı­nı çe­vir­me­si­ni is­te­di. Her dü­şün­ce­ye açık­tı.
On­lar ede­bi­yat-sa­na­tı se­ven ku­şak­tı.
Ata­türk, 388 ede­bi­yat ve 212 gü­zel sa­nat­lar ki­ta­bı oku­du.
Arap­ça kö­ken­li ke­li­me­le­re kar­şı müt­hiş aler­ji­si var­dı. Bu­gün çe­şit­li spe­kü­las­yon­lar ya­pıl­sa da din ko­nu­sun­da 161 ki­tap oku­du.
Çok zen­gin bir kü­tüp­ha­ne ku­ran Ata­türk, ya­şa­mı bo­yun­ca 4 bin 289 ki­tap oku­du...

Mete'nin Bağımsızlık Aşkı

MÖ.219'un sıcak bir günü.
Hun Kağan'ı Mete Han; Çin ordusu ile karşı karşıya gelmiştir. 
Mete Han, etrafı gözetmek için veziriyle bir tepeye çıkar ve bakar ki Türk ordusu Çin ordusu karşısında bir avuç karınca gibi duruyor.
Bir saat sonra...
Mete Han çadırında, kara kara düşünmektedir.
Vezir, bu manzaradan sonra Otağa girer. Başbuğ'un endişeli halinin az çok neyden kaynaklandığını düşündüğü için direkt konuya geçer.

-Ne düşünüyorsunuz efendim,  geri çekilelim mi?
Mete Han vezirine dönerek der ki:
-Bu kadar Çinliyi ben nereye gömeceğim?
Vezir ise gözleri büyümüş, şaşkın halde kalır ve kendinden utanır.
Bu konuşmadan 3 saat sonra yapılan savaşı Türk ordusu kazanmıştır.
Çin yıllıklarından Türkçeye çeviri...

Atatürk'ün Özdeyişi

"İnsan  ömrü,  yapılacak  işlerin  büyüklüğü  ve  zorluğu  karşısında çok  cüce  kalıyor...

Geçtiğimiz  yerlerde  fabrikalar  görmek  istiyorum,  ekilmiş  tarlalar,  düzgün  yollar,  tertemiz sağlıklı  insanların  yaşadığı evler...  Büyük  yemyeşil  ormanlar  görmek  istiyorum. Gürbüz çocuklarn,  iyi  giyimli  çocuklarn,  yüzleri  sararmamış,  dalaklar  şiş  olmayan  çocuklarn okuduğu  okullar  görmek  istiyorum... 

İstanbul'da  ne  medeniyet  varsa,  Ankara'ya  ne  medeniyet getirmeye  çalşyorsak,  İzmir'i  nasıl  mamur  kılıyorsak  yurdumuzun  her  tarafını,  Anadolu'nun her  yerini  aynı  medeniyete  kavuşturalım  istiyorum.  Ve  bunu  çok;  ama  çok  çabuk  yapmak istiyorum.  Dedim  ya,  insan  ömrü  çok  büyük  işleri  başarabilecek  kadar  uzun  değil.  Mamur olmalı.  Türkiye'nin  her  tarafı,  müreffeh  olmalı...

 Ben  yapabildiğim  kadarın  yapayım,  sonra  ne olursa  olsun  demek  yok  benim  kitabımda.  Geleceği,  geleceğin  Türkiyesi'ni,  geleceğin  halkını düşünmek  benim  görevim...  Bir  iş  aldık  üzerimize,  bir  savaşın  üstesinden  geldik,  şimdi ekonomik  alanda  savaş  veriyoruz,  daha  da  vereceğiz...  Bu  heyecan  yaşatmak,  bu  heyecann ürünlerini  görmek  gerek.  "

XX. Yüzyılın ilk yarısı ve ikinci çeyreği
Oğuz'un  torunlarından...

Dindar Atatürk

Hep diyoruz sahte sağcı ve sahte solculara, sahte milliyetçi ve sahte anti-milliyetçilere rağmen, yani sahte ocu-buculuk ile Atatürk'ü yanlış tanımamıza yol açanlara rağmen Atatürk hem gerçek bir dindar ve hem de iyi bir vatanperverdir. Kimse Atatürk'ü  tek kendi düşüncesine göre kullanıp topluma sunmasın artık.

Dünyada Radyodan İlk Kez Canlı Yayından Mevlüt Okunması Emrini Veren Gazi Mustafa Kemal.

"Sultanahmet Camii’ndeki büyük ilgiden birkaç gün sonra Atatürk beni çağırtıp, “Sultanahmet Camii’ndeki dini merasim çok güzel olmuş ve halkta çok ilgi göstermiş. Bunu daha büyük bir camide yapıp (radyo ile) bütün ülkeye dinletelim, ne dersiniz?” dediler. “Emredersiniz Paşam” dedim. Hemen emir verip hazırlıkları başlattı.

Ben de 1932 yılı Ramazanın 26. Kadir gecesi olan gecede, o zaman cami olan Ayasofya’da yapılacak mevlit için hazırlıklara başladım. , Hafız Yaşar Okuyan olarak, Altı kişilik hafızlar grubunu,  Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Beylerbeyi Hafız Fahri, Muallim Hafız Nuri, Sultan Selimli Rıza olarak da seçtim. Ayrıca, yirmi hafız daha seçerek kadroyu tamamladım.

O gün, akşam namazından sonra camide okunup radyo ile yayınlanacak mevlit nedeniyle, cami içinde ve dışında mahşeri bir kalabalık vardı. Bu mevlit, İslam âleminde ilk defa radyo ile yayınlanacaktı.

Teravi namazından sonra ilâhi ve ayin-i şerif okundu. Caminin her tarafına hoparlörler konulduğu için, bu dini ses, herkesi ürpertecek yükseklikte, cami içine ve dışına yayılıyordu.

Hele, yirmi hafızın okuduğu mevlit pek mükemmel olmuş, halk âdeta bu coşkulu ve yüksek sesle kendinden geçmiş, âdeta sarhoş olmuşlardı.

Atatürk bu mükemmel mevlidi radyoları başında dinlemiş ve bütün hafızları ertesi akşam iftar yemeğine davet etmişlerdi.

Ertesi gün bütün hafızlar toplanıp Dolmabahçe Sarayı’na gittik. Sarayın üst katında mükemmel bir iftar sofrası hazırlanmıştı. Atatürk’te bizlerle beraber sofraya oturdular. Birlikte yemek yedik.

Paşa bütün hafızlara teker teker iltifatta bulundular. Sonra da, “Dünkü dinî merasimi bende radyodan dinledim. Fevkalade memnun oldum. Hepiniz ayrı ayrı büyük başarı gösterdiniz, teşekkür ederim” buyurdular.

Yemek bitince bütün hafızlara tek tek Kur’an okutup dinlediler. Sonra hafızları baş yaverin odasına götürdüm. Her birine ayrı ayrı zarflara konulmuş yirmişer lira para verildi ve geç saatlerde otomobillerle evlerimize gönderildik. "

Hafız Yaşar Okuyan,  1932 , Sultan Ahmet, İstanbul.

İtalyanlar Türk MÜ?

Türk dili ve Tarihi ile ilgili sözgelimi Çin kaynaklarına göre yaklaşık Türk tarihi 2400 yıl önce ilk Türk -Çin anlaşması Paiting Anlaşması vardır.. Yani MÖ. 375'te bulunmuş anlaşma metni.

Bundan daha eski, dünyanın en büyük sümerologu Muazzez İlmiye Çığ,  Sümerce metinlerini çözdüğü tabletlerde 400 aşkın bugün bile kullandımız Türkçe ana kök ve sözcük tespit etti. Sümerlerin 6000 yıl önce bulunduğumuz coğrafyada yaşadığı tarih kitaplarında geçer ve MÖ. 3500 'lerde dünyanın ilk yazılı tabletlerini bularak, demem o ki (yani) yazıyı bularak tarih çağlarını başlattığı kabul edilmektedir. 

Akad İmparatorluğu'dan sonra Dünyanın ikinci imparatorluğu olarak kabul Roma İmp. kurulmasını sağlayan ilk kurucu gücün Anadoludan gelen  Etrüsk topluluğu olduğunu kabul edilir.  1970 yılına kadar okuyamayan Etrüsk yazısını ilk kez yakın zamanda yitirdiğimiz Profesör Kazım Mirşan okumuştur.  yaklaşık 2800 önce yani MÖ. 750'lerde .

Bu tabletleri okuyan sayın Mirşan 350'nin üzerinde bugün rahatlıkla anlayabileceğimiz kök Türkçe söz ve sözcük olduğunu görmüştür ve kayıt altına almıştır. Demem o ki Etrüsklerin bir Türk topluluğu olduğunu 1970'te tabletler ile kayıt altına almış olup bunun aksine ilişkin bir bilgi yoktur.

Bugün Remus ve Remulus hikayesi ile Romanın kurulduğu kabul edilir; ancak,  yalnızca bir Türk'ün okuduğu Etrüskçe ile Romanın kimler tarafından kurulduğu bulunsa da Avrupalı tarihçiler ve ne yazık ki Bizim sözde tarihçiler gemileri yakma anısını,  Romalıların bilinmeyen birçok kavim tarafından kurulduğu rivayetini savunmaktadır.

Balkan Savaşlarından Çıkan Sonuçlar

1. Balkan Savaşı, İstanbul. 1912.

 Yüzyıllarca yıl Osmanlı şemsiyesi altında huzurla yaşamış, askerlik yapmamış, üst kademelerde görevler almış, bunun gibi 40000 tane ayrıcalık elde etmiş; dilini, tarihini, kültürünü Osmanlı sayesinde korumuş olan Sırplı, Karadağlı, Romanyalı , Arnavut vd. ahali bu Balkan savaşları ile Osmanlı'dan ayrılmanın mutluluğunu arka fondaki kafede eğlenerek kutlarken;

Ön fonda ise; bu ahaliyi korumak için yaklaşık 650 yıl  boyunca savaşarak, kanlarını dökmek durumunda kalıp yaklaşık 5 yıl askerlik yaptığı için yuva bile kuramamış,  askerden döndüğünde iş aramak zorunda kalmış, ırgatta çalışan ailesinin özlemi ile ayakta durmaya çalışan,  Balkan savaşları ile de Kırklareli'den İstanbul'a kadar yürüyerek çekilmek zorunda kalmış olan bir Türk askeri yer almaktadır. Bu asker ki üstü başı dökülmüş günlerce aç kalmış, yorgun, belki koleraya yakalanmıştı.

"Vatan, savaşta fakir Türk askerinin,  barışta  ise ayrıcalıklı olan zenginlerin olmuştu. " alıntı; fotoraf ayrıntısı.

Darbe Deyince Ne Düşünüyorsunuz?

Darbe deyince ne düşünüyorsunuz?
Sözgelimi 12 Eylül :

Tarihi vesikalar ve sonradan ortaya çıkan gerçekler; Bize göstermiştir ki Türkiye'deki tüm darbeler Amerikan merkezli ve irtibatlı olarak yapılmıştır.

1945 İkinci Paylaşım Savaşı'ndan müteakip kendisi için tehlikeli olarak gördüğü ve hedef seçtiği ülkelerde 10-15 yılda bir darbe düzenleyen İnsanlık düşmanı Amerika, ağzında salya ile Türkiye'de de kendi seçtiği Bize benzeyen, Türk-Müslüman görünen; ama ciğeri dışarıda olan yerli işbirlikleri ile darbeler tertip etmiş ve salyalarını topraklarımıza bulaştırmıştır.

Bu İnsanlığın düşmanı Azmanistan, yapacağı veya yaptıracağı darbelerin tam anlamıyla başarıya ulaşması için darbe öncesi büyük sahte kaos ortamı oluşturuyor, yaşanan olumsuz  bir ortam varsa bile bunu daha da artırıp geriye dönüşü olmayan bunalıma ve yangın yerine dönüştürüyordu. Sözgelimi mevcut olan siyasi ve iktisadi sorunlar birdenbire büyük ekonomik ve politik kaoslara evrilerek, ülkenin her yerine yayılıyor; istikrarsızlık yaratılıyor; sahte kavramlar oluşturuluyor, bu kavramlar ile karşı karşıya zıt gruplar birdenbire biraraya geliyordu. Sahte sol oluşturulup karşısına sahte sağ, sahte Sünni grupları karşısına sahte Alevi; kominist sözcüğünün karşına faşist sözcüğü konuluyor; milliyetçilik kavramı yerini faşist kavramına bırakıyor;, faşist kavramının karşısı anti -faşist kavramı konuluyor; OCULUK-BUCULUK ile insanlar birbirine kırdırılıyordu.

Olayları kızıştıran Propagandacılar devreye sokuluyor. Sokak ortasında sebepsiz yere insanlar öldürülüyor, boğazlar kesiliyor, intiharlar yaşanıyor....İnsanlarımız ne olduğunu bilmediği içi boşaltılmış sahte kavramlar ile kardeş kardeşe, birbirine düşman ediliyor, birbirlerini öldürüyorlardı.

 İnsanî, ideolojik, siyasî ve iktisadî sorunların artırılmasından sonra Amerika üst kademelere yerleştirdiği adamlarına : "Artık düğmeye basın." diyordu. Ayarlı darbeler böylece başarıya ulaşıyordu. Nitekim Amerikan istihbarat görevlisi P.Henza, Amerikan Başkanı J.Cartır'a 12 Eylül 1980 darbesi akabinde Kenan Evren'in başarılı bir darbe ile yönetime el koyduğunu anlattıktan sonra: "Bizim çocuklar başarılı oldular." diyerek her şeyi özetliyordu.

"Kenan Evren, " 12 Eylül için, 1983’de kaleme aldığı anılarında şu saptamayı yapıyordu: “12 Eylül harekatının başarılı olmaması demek, bir iç savaş sonucu Türkiye’nin parçalanması ve bin seneye yakın bir zamandır bizim olan bu toprakların değişik ellere geçmesi, başka bir deyişle Türklüğün ve Türklerin, Asya’daki diğer Türkler’in durumuna düşmesi demekti”.1

Bunları söyleyen Kenan Evren, darbeyi yerleştirip anayasal düzene bağlayınca ilk işi, Türkiye’yi parçalanmaya götürecek bir çalışma başlatmak oldu. Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etütler Başkanlığı’na bir yazanak (rapor) hazırlattı. Başkan olarak TümgeneralMahmut Boğuşlu’nun imzaladığı yazanakta şunlar söyleniyordu: “Türkiyemiz bugün tek merkezden idare edilebilme imkanlarını yitirme sınırına gelmiştir... Her il merkezi; yasama, yürütme ve yargı yetkileriyle donatarak, 67 il merkezimizde millet meclisleri kurulmalıdır... Yunanlılar eski Osmanlı vatandaşlarıdır, Yunanistan ile de bir federasyon kurulmalıdır”.2

Tekçi (üniter) devlet yapısını federasyonculuğa dönüştürmek isteyen darbeciler, yönetime el koyarken, ülkenin ‘kan gölüne’ döndüğünü söylemişlerdir. 1980’de, siyasi çatışmanın Türkiye’yi kan gölüne döndürdüğü doğrudur. Darbe’nin amacının,“kardeş kanının akmasını ve terörü önlemek”olarak açıklandığı da doğrudur. Doğru olmayan, 12 Eylül’ü Türkiye’ye yönelik küresel politikadan bağımsız, yerel bir sorunmuş gibi ele almaktır. 12 Eylül’le gerçek darbe; Türkiye’nin ekonomisine, siyasetine, aydınlarına ve anlamını Atatürkçülükte bulan ulusal bağımsızlık geleneklerine yapılmıştır. Darbe’nin başlangıcını, 12 Eylül’den değil, 24 Ocak 1980’den başlatmak yanlış olmaz. 12 Eylül, gerçek darbenin askeri ayağıdır. Askerler, çalışan kesimlerin ve aydınların 24 Ocak Kararları’na tepki gösteremez duruma getirmiştir.

24 Ocak Kararlarının Önemi

1979 yılında Başbakan olan Süleyman Demirel, Başbakanlık Müsteşarlığına getirdiğiTurgut Özal’a, yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevi verdi. Program, IMF’de hazırlanmıştı. Kısa süre içinde devreye sokuldu ve 24 Ocak 1980’de kamuoyuna açıklandı. Açıklandığı günlerde uygulanamayan program; darbeciler tarafından eksiksiz uygulandı. Bu program; Türkiye’yi tek taraflı olarak yabancı sermayeye açıyor, tarım, ticaret ve sanayide ulusal hedeflerden vazgeçiyor ve günlük kur uygulamasına geçilerek Türk lirasındaki değer yitimi sürekli hale getiriyordu. Milli kambiyo rejimi bırakılıyor, dışalım serbest kılınıyor, kotalar kaldırılıyor ve kamu yatırımları kısılıyordu. KİT’lerin özelleştirileceği, temel ürünlerde destek fiyatlarının kaldırılacağı, ücret artışlarının düşük tutulacağı, tarım ürünlerindeki taban fiyatlarının azaltılacağı açıklanıyordu.3

24 Ocak Kararları ancak 12 Eylül gibi, birdiktatörlükle uygulanabilirdi. Emek örgütleri başta olmak üzere mesleki kuruluşlar, dernekler ve partiler kapatılmalı, yasama ve yürütme gücü, sınırsız yetkiyle donatılmış bir yönetime verilmeliydi.ABD başta olmak üzere Avrupa Birliği’nin‘demokratik!’ desteği altında; beş kişilik Milli Güvenlik Konseyi’nin her kararı yasa sayıldı. Tüm siyasi partiler, dernekler, meslek örgütleri kapatıldı, yüzbinlerce insan gözaltına alındı, binlercesi tutuklandı, 50 kişi idam edildi.

12 Eylül’ün hedefi, bu iki uygulamada somutlaşan girişimde saklıydı. Cumhuriyet’le kurulan devlet yapısı, bu yapıya biçim veren yönetim anlayışı ve tümünü içine alan siyasi işleyiş, sönüme götürülecek, ulus devlet yapılanması dağıtılacaktı. ‘Tererü önleme’, adıyla ileri sürülen yapay gerekçe, halkı kandırmaya yönelikti. Terör, terörü önleme savıyla yönetime el koyanları oraya getiren küresel güç tarafından yaratılmıştı. Bağımsız iç ve dış politika, sosyal devlet ve ulusal hakları koruma istenci yok edilecekti. Darbenin amacı buydu.

ABD ve Darbe

Amerikan Silahlı Kuvvetleri, yayın organıU.S. Armed Forces, Evren’in yazdığı bu nottan bir hafta sonra çıkan Haziran 1980 sayısında şunları yazıyordu: “Türkiye’deki gelişmeler, öyle bir noktaya gelmiştir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalesinden başka bir çıkış yolu görülmemektedir.4

Ulusal değerlerin yaşatılmasında öncülük edecek aydınlar ayırımsız bir biçimde ve benzeri az görülen bir şiddetle ezildiler. Ülkeyi ve ulusu sevmek, onun için bir şeyler yapmaya çalışmak, bağımsızlıktan yana olmak, örgütlenip halka öncülük etmek, en ağır suç olarak görüldü. Sonuçta ortada, ulusal hakları savunan, ülke sorunlarına duyarlı insan kalmadı. Çıkarcılar, işbirlikçiler ve vatan satıcılar, köşe başlarına yerleştiler. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en sahipsiz dönemine girdi.

ABD Türkiye sorumlusu Paul Henze, 11 Eylül gecesi, yani darbeden bir gün önce, dünyadaki önemli gelişmelerin anında bildirildiği The White House Station adlı birim tarafından arandı ve kendisine Türkiye’de beklenen darbenin o gece yapılacağı bildirildi.5Bir gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Muskie, Başkan Carter’a, “herhangi bir kaygıya gerek olmadığını, Türkiye’de müdahale yapması gerekenlerin müdahale ettiğini” haber verdi.6

12 Eylül ve Aydın Kırımı

Pek çok aydın, 12 Eylül döneminde yaşamını yitirdi, pek çoğu bedensel ya da tinsel olarak sakat kaldı. Türkiye, yalnızca aydınlarını değil, geleceğini de yitirdi. Bağımsızlıktan yana olan bilim adamları, yazarlar, gazeteciler sürekli olarak tehdit altındaydılar. Aydınlar azalıyor, toplumsal değerler yıpranıyor ve herşeyden önemlisi, ülkenin temel dayanağı orduyla aydınlar arasında köklü bir yabancılaşma yaşanıyordu...

12 Eylül uygulamalarıyla 650 bin kişi gözaltına alındı ve bunların hemen hepsineişkence yapıldı. İşkenceler, yalnızca konuşturmak, bilgi sağlamak amacıyla değil, kişilikleri ezmek, direnme gücünü yok etmek için yapılıyordu. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, fişlenenler kamusal alanlar başta olmak üzere birçok haktan yoksun kılındı. Açılan 21 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişinin idamı istendi, 517 kişiye idam cezası verildi, 259 idam dosyası Meclis’e gönderildi. Devrimci ve ülkücüleri içeren 50 kişi idam edildi.7

Halkevleri, mühendis ve tabip odaları, sendikalar başta olmak üzere çalışanlara ait tüm kitle örgütleri kapatıldı; yöneticileri tutuklandı. 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak”, 71 bin kişi örgüt yönetmek suçlarından yargılandı. 23 bin 677 dernek kapatıldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi “sakıncalı”olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçtı. 300 kişi kuşkulu biçimde öldü, 171 kişinin sorgu sırasında “işkenceden öldüğü” belgelendi.  43 kişi “intihar” etti.8

Öğretmen örgütlenmesinde görev alan, önder konumdaki 5 bin 854 öğretmenin işine birkaç ay içinde son verildi. Üniversitelerde 120 profesör ve doçent, Adalet Bakanlığı’ndan 47 hakim atıldı. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi ve bunlara 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 300 gazeteci saldırıya uğradı, üçü silahla öldürüldü. Zararlı görülen gazeteler, toplam 300 gün yayın yapamadı. 39 ton kitap ve dergi imha edildi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.9

Cumhuriyet’in biçim verdiği okullar ve üniversiteler, geleneksel yurtsever çizgisinden uzaklaştırılırken, eğitim açık ve yoğun biçimde dinselleştirildi. Kenan Evren, “imam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye laikliği dinsizlik olarakanlamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930’lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum” diyordu.10

Darbe’ye Avrupa Birliği Desteği

12 Eylül Darbesi’yle yalnızca Amerikalılar ilgilenmediler. Başta Almanya olmak üzereAvrupa Topluluğu (Avrupa Birliği’nin o zamanki adı) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) içindeki gelişmiş ülkelerin tümü, Türkiye’deki gelişmelerle yakından ilgileniyordu. Birleştikleri nokta, yönetim yapısının değiştirilmesi ve Türkiye’nin küresel güçlerin kullanımına açılmasıydı. Batı başkentlerinde, “Türkiye’nin çok tehlikeli bir yere doğru, hızlı adımlarla” gittiği konuşuluyor, “gidişi durduracak kesin çözümlerin gerektiğinden” söz ediliyordu. Avrupa’nın kararlı ‘demokratları’, konu Türkiye olduğunda darbe destekleyen ‘demokratlar’ haline gelmişti.11

Türkiye’nin Bonn Büyükelçisi olan Vahit Halefoğlu, o günlerdeki siyasi yaklaşımlar konusunda şöyle söyler: “Türkiye’deki olaylar o kadar çığrından çıkmıştı ki, Almanya’daki insanlar dahi bunun bir müdahale ile halledilmesinin doğru olacağına inanıyordu... Türkiye’yi düştüğü badireden kurtarmanın, Batılıların yararına bir hareket olacağına karar verdiler. OECD içinde bir konsorsiyum kurarak, Türkiye’ye her yıl 1 milyar dolardan fazla bir yardım yapma kararı aldılar. Yardım işini yürütmek için de Almanya’yı görevlendirdiler...”12

Dönemin Almanya Başbakanı Helmut Schmidt, darbenin üzerinden henüz 48 saat bile geçmeden bir açıklama yapıyor, “Türkiye artık dipsiz kuyu değil”13 diyerek duyduğu mutluluğu dile getiriyordu.
Schmidt’in açıklamasından bir gün sonra, 15 Eylül’de Avrupa Topluluğu, Türkiye ile“normal ilişkilerin sürdürüleceği”ni açıklıyor, aynı gün Frankfurter Allgemeine Zeitung,Bonn’un Türkiye’ye açık destek vereceğini birinci sayfadan duyuruyordu. Gazetede yer alan haber-yorumda; “Almanya’nın tutumunun her durumda Türkiye’nin iç işlerine etki yapacağı” söyleniyor, “yapılacak mali yardım ödemeleri, generalleri güçlendirecektir”deniyordu.14 Almanya’nın en etkili gazetelerinden Die Zeit’in başyazarlığını yapanTheo Sommer, “Boğaziçi’nde reform şansına yatırım yapıyoruz” diyor, açıksözlü bu yaklaşımıyla, 12 Eylül’ün ekonomiye dayanan ana hedefinin ne olduğunu, belki de en iyi anlatan Batılı oluyordu.15

Almanya, 12 Eylül’ün sıkı biçimde uygulamaya soktuğu 24 Ocak Kararları’nı, büyük bir dikkatle izledi, uygulamaları yönlendirdi. Turgut Özal sık sık Almanya’ya gidiyor, Alman hükümetiyle “garantisiz ticari borçlar, kredi ertelemesi ve yeni ödeme kuralları” ve AB üyeliği gibi konularda görüşmeler yapıyordu. Turgut Özal, 1988 yılında verdiği AB başvuru dilekçesine eklediği kitapcıkta şunları söylüyordu: “Bizi Türk sanarak dışlıyorsanız, bilin ki Türk denecek bir yanımız yoktur. Uygarlık adına neyimiz varsa hepsini Yunanlılardan aldık. Bizim kültürümüz Yunan kültürüdür... Biz, başımızda Türk olmayan yöneticiler bulunmasını yadırgayan bir toplum değiliz. Örneğin, ben Kürt kökenliyim”.16

Son Ve Kesin Vuruş

12 Eylül’le başlayan ekonomik uygulamalar, ulusal pazarı küresel sermayenin kullanımına tümüyle açan süreci başlattı. Silahla kazanılan ve tarihin her döneminde her ülkede gerektiğinde silahla korunan ulusal haklar, küreselleşme ya da serbest ticaret adına ve hemen hiçbir sınır konmadan yabancılara devredildi. Türkiye, Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi bir açık pazar, bir yarı-sömürge durumuna getirildi. Temelinde Kurtuluş Savaşı bulunan ulusal bağımsızlık, savaşsız ve çatışmasız bir biçimde yitirildi. Türkiye, silah gücüyle değil, ekonomi ve siyaset yoluyla egemenlik altına alınarak, silahlı işgalin yapacağı hemen tüm işler, işbirlikçiler aracılığıyla ‘arış içinde’ gerçekleştirildi. Türkiye gizli işgal olgusuyla karşı karşıya kaldı."
DİPNOTLAR

1              “Kenan Evren’in Anıları” Kenan Evren, Milliyet Yay., 1.Cilt, 4.Bas., 1990, sf.19
2              Belgelerle Türk Tarih Dergisi, Şubat 1997, ak.Mehmet Birol Şahin, blog.milliyet.com.tr
3              Büyük Larousse, Gelişim Yayınları, 19.Cilt,  sf.11 827
4              “12 Eylül Saat 04:00” Mehmet Ali Birand, Karacan Yay. 1984,  sf.33
5              “Ülkücü Hareket – I” Hakkı Öznur, Akik, Ankara–1996,  sf.267
6              “12 Eylül Saat 04:00” Mehmet Ali Birand, Karacan Yay., 1984,  sf.34
7              Darbenin Bilançosu, Cumhuriyet 12.09.2000
8              a.g.g. 12.09.2000
9              a.g.g. 12.09.2000
10           “Haftaya Bakış” Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet 03.03.1986
11           “Almanya Bize Yardımcı Oldu” Osman Çutsay, Cumhuriyet 17.09.2000
12           “Almanya Bize Yardımcı Oldu” Osman Çutsay, Cumhuriyet 17.09.2000
13           “Darbeye Sosyal Demokrat Destek” Osman Çutsay, Cumhuriyet 20.09.2000
14           a.g.g. 20.09.2000
15           “Darbeye Sosyal Demokrat Destek” Osman Çutsay, Cumhuriyet 20.09.2000
16      a.g.d. 1 Mart 2007; Alıntılı Metin Aydoğan.

İzmir Suikastı

İzmir Suikasti :

Atatürk’e yapılan 17 suikast girişiminden biri olan İzmir  Kemeraltı Suikastı, 15 Haziran 1926 günü ortaya çıktı. 18 Haziran 1926 günü de olayın aydınlatılmasından sonra Mustafa Kemal'in dilinden şunlar  döküldü: "Alçak girişimin, benim kişiliğimden çok, kutsal Cumhuriyetimiz ve onun dayandığı yüksek ilkelerimize yönelik olduğundan kuşku yoktur... Benim naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Türk milleti, güven ve mutluluğunu sağlayacak ilkelerle, uygarlık yolunda kararlılıkla yürüyecektir...”

Suikast, Kemeraltı’nda üç yolun birleşim yerinde, bugünkü Kemeraltı Karakolunun az ilerisinde yapılacaktı. Burada, araba ister istemez yavaşlayacak, o sırada üç ayrı yerden ateş açılacak ve “çiçek demetleri arasında gizlenen el bombaları üzerine atılacaktı”.1 Kargaşa’dan yararlanılarak “Yemiş Çarşısı’nda bekleyen bir arabayla, Şevki’nin sahilde bekleyen motoruna gidilecek ”2 ve Yunanistan’a kaçılacaktı.

Atatürk,  yurt gezisi münasebetiyle programa göre 14 Haziran'da Balıkesir, 15 Haziran'da ise İzmir'de olacaktı. Ama yoktu. O gün gelemedi. Gelememesi plan yapanların elinde patladı. Allah ellerini bağladı, ayaklarını doladı ki İzmir’e gelişinin gecikmesi, Giritli Şevki’yi kuşkulandırmıştı. Giritli, olayın başarısız olma korkusuyla  15 Haziran'da Kara Kemal ve Akçalı Cavit adlı iki Selanik Yahudisiin başını çektiği suikast olayını ifşa ederek, affedileceğini düşündü. Motorcu Şevki, 15 Haziran 1926 Pazartesi günü, aceleci adımlarla İzmir Valiliği’nin merdivenlerinden çıktı ve Vali ile görüşüp“her şeyi” anlattı.

Ayrıntısıyla anlattı ki İzmir suikastini düzenleyenlerin  başında, donanımlı bir Türk ve Müslüman düşmanı olan “eski Maliye Nazırı Selanik Yahudisi Cavit”a3vardı. “Doğu Masonlarından dostları ve uluslararası bankerlerle ilişkisi olan Cavit Bey, örgütün perde arkasındaki beyniydi”.4 Ziya Hurşit,  Gürcü Yusuf vs.   gibi halka uzayıp gidiyordu....

Suikastçılar başarılı olsaydı, yitirilen yalnızca onun yaşamı degildi;  O Türkiye’ydi ve onu yok etmek, Türkiye’yi yok etmekti”.15Ankara İstiklâl Mahkemesi, elli sanıktan; dördüne ölüm, dokuzuna onar yıl hapis cezası verdi; otuz yedi sanığı suçsuz buldu. Eski Maliye Nazırı Cavit Bey“bilgi ve düşünce gücüyle”, eski İaşe (Beslenme) Nazırı. Yahudi Kara Kemal ise “örgütçülük yeteneğiyle”5 dikkat çekiyor; Kara Kemal, Dünya Savaşı sırasında edindiği servete dayanarak örgüte akçalı kaynak da sağlıyordu. Ölüm cezasına çarptırılan dört kişi, önder konumundaki Cavit Bey, Kara Kemal, Artvin Milletvekili Hilmi ve İttihat ve Terakki’nin sorumlu yazmanı Nail Bey’di.6

Cezaların uygulanmaması için, Avrupa’da baskı düzeyine ulaşan ve dava henüz bitmeden devreye sokulan, uluslararası bir af girişimi başlatıldı.“Londra, New York ve Berlin’deki büyük Yahudi örgütleri, sanıkların bağışlanmalarını sağlamak için Ankara’ya telgraf üzerine telgraf gönderdi”.7

Cavit Bey sürgündeyken ona akçalı yardım yapan büyük finans şirketleri, özellikle Viyana’dakiRothchilds ve Londra’daki Sassaun Bankerlik Kurumları harekete geçerek, “İngiliz ve Fransız Hükümetinden Cavit için acele olarak girişimde bulunmasını” istediler.8

Batı basını bu konuda yoğun yayın yaptı. Fransız Bakan Albert Sarraut, “Türk-Fransız dostluğu adına ve Gazi düzeyinde girişimde bulunmak için”9Ankara’ya geldi. Cavit Bey, “yüksek dereceli bir Masondu”.10 Ankara’ya gelen Sarraut da Doğu Mason Örgütü’nün yüksek dereceli ustasıydı.11
Atatürk, Sarraut’u Çankaya’da kabul etti ve“Cavit’in affedilmesi için kendisine adeta yalvaran”12Fransız Bakan’a şunları söyledi: “Adaletin kılıcı bazen masonlara vurur, ama tarihin kılıcı daima zayıflara vurmuştur. Ben bu sonunculardan değilim. Bu adamlar benim hayatıma kastettiler. Bu o kadar önemli değil. Ben hayatımı yüz kere savaş meydanlarında ortaya koydum ve gerekirse yine koyarım. Ama bunlar, Türk halkının hayatına kastetmek istediler. Bunu benim affetmeye hakkım yoktur”.13
Bu itibarla Atatürk  iki Yahudinin öncülüğünü yaptığı  İzmir Suikastini atlatmıştı.

DİPÇE

    1 “Atatürk” Lord Kinross, Altın Kit., 12.Baskı, İst.-1994, sf.496
2     “Gazi Paşa’ya Suikast” Uğur Mumcu, Tekin Yay., 2.Basım, İst.-1993, sf.8.
3    “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst-1996, sf.194
4       a.g.e. sf.194
5       a.g.e. sf.193
6      “Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Rejiminin Kurulması 1923-1931” Mete Tuncay, Tarih Vakfı Yurt Yay., 3.Baskı, İst.-1999, sf.169
7       “Gazi Paşa’ya Suikast” Uğur Mumcu, Tekin Yay., 2.Bas., 1993, sf.93 ve 95
8      “Mustafa Kemal” Benoit Méchin, Bilgi Yay., Ank.-1997, sf.275
9       a.g.e. sf.275
10       a.g.e. sf.275
11       a.g.e. sf.272
12       “Bozkurt” H.C. Armstrong, Arba Yay., İst-1996, sf.198
13       “Mustafa Kemal” Benoit Méchin, Bilgi Yay., Ank.-1997, sf.275; Ayrıca   “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Yay., 8.Basım, İst.-1983, ve sayın makale yazarı Metin Aydoğan.

Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?

TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...