Yakın tarihimizi mi öğrenmek istiyorsunuz. Uzun ama okunur.
"Atatürk'ün yatağa düşüp öldüğünden itibaren Türkiye Cumhuriyeti de İsmet İnönü ile hasta edilip Amerikan Hastanesine yatırılmıştır. " bu sözler son 300 yılın en akıllı bilim adamı olan ve Amerika'da öldürülen rahmetli Oktay Sinanoğlu'na aittir.
Keza Türkiye'nin Küçük Amerika olarak Amerika'ya 52. vilâyetten bağlandığını ve bu başlangıcın 1947 yılında Amerika ile yapılan Marşal Anlaşması ile olduğunu yazar. Ayrıca Ondan sonra gelen Adnan Menderes'in de bunu devam ettirdiğini yazar.
Tarihimizi gerçekten öğrenmek ve birtakım dersler çıkarmak istiyorsak olaylara ve olgulara sağ-sol demeden, ocu-buculuk yapmadan bakmak lazım. Sahnenin oyuncularını kullananları, görmek lazım. İşin temeline bakmak lazım.
İsmet İnönü ilk olarak Amerikan hükümeti ile ilk anlaşmayı 1939 yılında yapmıştı; bir ticaret anlaşmasıydı. Ardından devam etti. 1947 yılında Meşhur Marşal-Truman Yardım ve Savunma Anlaşması yapıldı. Bu anlaşmanın ilk giriş bölümünün ilk maddesine bakarsak:
"Madem ki Türk ve Yunan Hükümetleri, Birleşik Devletler Hükümeti'nden milli bütünlüklerini ve hür milletler olarak mevcudiyetlerini idame ettirmek için gerekli mali ve diğer yardımları acil olarak talep etmişlerdir..."
Ne yazık ki ülkemizin ipotek altına alındığının ilk belgesiydi. Bir imza ile 12 Temmuz 1947 gününde Amerikan çıkarlarının Ortadoğu 'daki bekçiliğini üstlenmiş olduk. Güçsüz devlet oldugumuz da ilk maddede resmiyete dönüştürülmüştü. Olmasak dahi artık olacaktık.
Tarihimizi incelediğimizde şu gerçek ortaya çıkmıştır : Türkiye'nin ve Türk milletinin başına gelen birçok felaket kendi iç dinamiklerine güvenmeyip başarıyı, çözümü, doğruyu kendisi dışındaki oluşumlarda aramak ile olmuştu. Tarih hiç ders alınsaydı tekerrür eder miydi? Hiçbir emperyal devlet hedef seçtiği ülkenin gelişmesini istememişti. Emperyalist devletler zehri her zaman altın tepside sunmuşlardı; Marshall ile "yardım yapıyorum" diyerek zehrin ilk dozu verilmişti. Ülkemiz, anlaşmaya düşünmeden imza atanların vebalinde Amerika'ya ipotekli hale gelmişti.
Bu gerçeği 1961 yılında Amerikan Başkanı Kennedy'nin: " Dış yardım, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyayı etkileme ve denetleme aracı olarak kullandığı en etkili yöntemdi..."konuşmasıyla da kolaylıkla görebiliyorduk. Biz görüyorduk; ama, imzalayanlar görmemişlerdi.
Tarihte bunun onlarca örneği vardır. Atatürk öldükten sonra birden milli şef yapılan İsmet İnönü, Milli devleti Muz devletine dönüştürecek ilk yardım anlaşmasını yaparak Ülkemizin ilk sömürü çıkmasının temelini atmıştı.
Ardından bugün de geçerliliğini koruyan 27 Aralık 1949 tarihli bir eğitim anlaşması yapıldı; Fullbring Eğitim Komisyonu Anlaşması. Bu anlaşma ile Türk Milli Eğitim Sistemi'miz dünyanın en kötü eğitim sistemi olan Amerikan Ulusal Eğitim Sistemi'ne entegre edildi. Atatürk'ün liselerde okutulan 4 ciltlik tarih ders kitapları birden kaldırıldı. Antik çağ ve Batı Kültürünün yayılması müfredat kondu; İngilizcenin eğitimin tüm kademelerde uygulanması yürürlüğe girdi, ayrıca dünya dili numarasıyla % yüz İngilizce, üniversite ve birçok kolejde eğitim dili haline getirildi ki bugün en az 20 devlet üniversitesinin eğitim dili % yüz İngilizce'dir. Japonya'da, Almanya'da, Fransa'da ise eğitim dili % yüz İngilizce olan bir eğitim kurumu yoktu. Bu nasıl küreselleşme idi? Bize uygulanıyordu. Zehir bu sefer altın kase de veriliyordu.
İsmet İnönü döneminde 1947 ve 1949 anlaşmalarının dışında birçok yapılan yanlış ikili anlaşmalar vardı; sözgelimi 11 Mart 1947 tarihinde IMF denen ekonomik dünya canavarına ilk kez bu dönemde üye olundu; 7 Eylül 1946 tarihinde ise "Bretton Woods" adında doları dünya parası yapan anlaşma imzalandı. Keza dolar ilk kez bu dönemde ülkemize sokuldu; Türk lirasını dolara eşit hale getirmek için Türk lirasına % 117 devalüasyon ilk kez bu dönemde uygulandı; yani anlayacağınız dilden paramızın alım gücü 17 lira iken 10 liraya düşürüldü, ilk enflasyonu yine bu dönemde yaşamış olup ihracat ve ithalat, ilk kez bu dönemde dolara endekslenerek, iktisadi anlamda paramız Amerikan parasına bağlandı.
Bu dönemde emperyalizm ülkemizde o kadar yayılmıştı ki düşünün Atatürk devrinde kurulmasına izin verilmeyen İsrail Devletini, kurulduğu 1948 yılında dünyada ilk tanıyan Müslüman ülke Türkiye Devleti ve ilk tanıyan Cumhurbaşkanı ise İsmet İnönü olmuştu. Ülkemizi ki küçük Amerika yapılmasının temelini atan İsmet İnönü'yü birileri Atatürk'ün yanına "İkinci adam" olarak, "Milli Şef" olarak tanıttırmıştı.
Adnan Menderes döneminde de İsmet İnönü'nün izlediği Amerikan politikası artarak devam etmişti. İlk kez 1950'de Kore'ye asker göndermek karşılığında 1952 yılında Nato'ya üye olmuş olup Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk kez ezici gücü Amerika'nın denetimine dahil edilmişti. Nato'ya ne zaman üye olduk, TSK'da savunma anlamında çöküş o zaman başladı. Türk subaylar NATO dahilinde eğitim almak için uzun yıllar Amerika'da eğitim gördü; eğitim alamayanlar için de Amerikan eğitimciler ülkemize geldi. Bu eğitimlerin gizli içeriği ileriki yıllarda kullanılmak üzere Amerikan ideolojisini benimsemiş kadrolar oluşturmaktı.
Keza 1971 Muhtırasında ve 1980 Darbesinde bunun acısını yaşadık. Ülkemizin Amerika'nın istekleri doğrultusunda bir tarım ülkesi yapılması ve ağır sanayiye girmemesi bu dönemin bir ürünüydü. Gözle görülür oranda İthalat yaygınlaştırılmıştı; uçak fabrikaları, lokomotif fabrikaları bu dönemde tencere atölyesine dönüştürülmüştü.
1954 yılında ise Amerika ile Askeri Kolaylık Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile ülkemizde İncirlik başta olmak üzere birçok Amerikan üssü açılmıştı. Anlayacağınız Amerikan çengellinin temeli İsmet İnönü ile başlamış ve Adnan Menderes ile yapı taşları döşenmişti.
Ülkemizde yapılan bütün darbelerinde birçok ülkede yapılan darbelerde olduğu gibi Amerikan etkisi vardı. Adnan Menderes girdiği Amerikan bağımlılığından kurtulmak istiyordu. Amerika, hedef seçtiği ülkelerde kendi politikalarını uygulayacak kişiler bulurdu. Bu kişilerle işi ne zaman biterse o zaman bir yolunu bulup kağıt gibi kullanıp atardı.
Menderes, 1959'da Amerika'nın isteklerine karşı çıkmaya başladı ve SSCB'ye yanaşmaya karar verdi. Ama Amerika, yerli işbirlikçilerini devreye soktu. 39 Subayın yaptığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile indirildi. İdam edildi.
Emperyalizmin bir kez elini tuttuğunuzda, o bırakmadan bırakmazdı elinizi. Bu yüzden hiç yaklaşmamak lazımdı. Ateşe hiç yanaşmamak tek çözümdü.
Çekiç güç bir çıban başıdır. Ülkene girince yayılır. Kökünü kurutmadan temizleyemezsin. Ucunu koparmak yetmezdi. Kökünü kurutmak gerekiyordu.
27 Mayıs Darbesi'nde Amerikan etkisi kuşkusuzdu; ama ilk kez sonuçları Amerika'nın istediği gibi olmamıştı. 1961 Anayasası hazırlamıştı. Bu anayasada araştırma, bilim ve teknik destekleniyordu. İlk kez bu dönemde tüm üniversitesiteler bağımsız olmuştu. 1980 darbesiyle kurulacak olan bir YÖK kurumu yoktu. Bilimin önü idari anlamda kesilmemişti. İlk kez Anayasa Mahkemesi teşekkülü oluşturuldu. Anayasal haklar genişletildi. İşçilere grev, işverenlere lokavt hakkı tanınmıştı. TRT'nin hiçbir özerkliği yoktu. Bağımsızdı. "Ulusal Egemenli" vurgusu vardı, "Ulusal Bağımsızlık" kavramları vardı ve içi doluydu. Daha bunun gibi birçok içerik vardı. Bu oluşumdan tüm halkımızın etkilenmemesi ne mümkündü.
1960'ların başında Amerikan sömürüsüne karşı milli bir bilinç oluşmaya başlamıştı. Halk ve askerler içinde Amerikan karşıtlığı vardı. Bunlar olurken 1963 Noel'inde Kıbrıs'taki Türkler, Yunan tüfeklerinden çıkan Amerikan ve EOKA kurşunları ile bir bir katlediliyordu. Keza Noel gecesi bir askeri doktorunuzun iki masum küçük çocuğu ve eşinin katledilmesinin yarattığı dehşet, Türkiye'de infiale yol açtı. Bu sırada başbakanlık İsmet İnönü'nün eline geçmişti. Halkın baskısı ve Amerikan karşıtı askerlerin etkisi ile Amerika'ya: "Ada'ya müdahale gerekiyor. Kıbrıs'ta katliam var. Ada'ya asker ve silah ile savunmak istiyoruz", diye telgraf çekildi. Ama devamında olan oldu. Sen misin Ada'ya operasyon yapmak ha! Amerikan hükümeti, Milli Şef'e ! önceki 1947 tarihli yardım anlaşmasının içindeki maddeyi hatırlatılmak ve Türkiye'nin kulağını çekmek için 5 Haziran 1964 günü ünlü Johnson Mektubu yolladı. Ne demişti Başkan Johnson? Tam metni öğrenmek herhangi bir siteden bakın; sözgelimi:
http://www.akintarih.com/turktarihi/cumhuriyetdonemi/johnson_mektubu/johnson_mektubu.html
Ulusal onurumuzu hiçe sayan Johnson mektubunun özünde kısaca söylemek lazımsa: 1947 yılında Bizden aldığınız araç, silah, uçak ve bilumum mühimmat ile Kıbrıs'a harekat yapamazsınız. O verilenler Amerikan Başkanı'nın onayı olmadan kullanılamaz. Altına attığınız anlaşmaların içeriğini Biz; Size okumayalım. Olaki öyle bir hata yaparsanız karşınızda NATO ve Amerika'yı bulursunuz...." İçeriğini öğrenmek istiyosanız şu linki okuyun. Durum buydu. Mektubun sonunda aynen şu cümleler geçiyordu: "...Kaldı ki bir saldırıda Amerika'nın temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız.... Böyle bir harekât, onbinlerce Türk'ün katline neden olur. Bunları Sizinle başbaşa tartışmak isterdim; ama görevimden ayrılmıyorum. Eğer Siz gelirseniz memnuniyetle karşılarım."
Bu mektup yazılışından 2 yıl sonra açıklanacaktı. İsmet İnönü, 21 Haziran 1964 günü Amerika'ya gitti. Başkan Johnson uçağını yollamıştı. Johnson, İsmet Paşa 'ya Beyaz Saray'da Türkiye'nin semadan çekilmiş bir fotoğrafını göstererek, "Görüyorsunuz, bahçenizde gezerken bile Sizi görebiliyoruz. " dedi. Johnson İsmet Paşa'ya şunu demek istiyordu : "Sakın ola Bana danışmadan adım atma, 24 saat gözlem altındasın. Her istediğinizi yapamazsınız. "demek istemişti.
Evet gerçek şuydu ki Mustafa Kemal'in ülkesi Onun arkadaşı İsmet Paşa'nın izlediği Amerikancı politikanın esiri olmuştu.
İsmet Paşa Amerika'nın istediği gibi Ada'ya harekât yapılmasına izin vermedi. Ne yapsa anlamsızdı. Amerika da artık gözden çıkarmıştı. İsmet İnönü koltuğu kaybederken, Amerikan çengellinin ne menem kötü bir şey olduğunu şu cümlesi ile kabul etti. Tarihe acı notunu düştü: "Ben Amerika'nın sorumluluğuna inanıyordum, meğerse yanılmışım."
Beyaz Saray'dan dönüşte bu cümleyi kurmuştu. Ama iş işten çoktan geçmişti. Yerine Amerika'nın güvenini kazanmış olan Süleyman Demirel geçmişti bile. Ardından Bülent Ecevit....
Ecevit'in başa geçtiği dönemde Kıbrıs olayları artmıştı. Rumlar Amerika'nin Türkiye'ye 1964 Johnson Mektubu ile verdiği ayara güveniyor ve taşkınlık ve katliamlarını artırıyordu. Ecevit, bu konuda Batılı güçlerin yardımını istemeyi tercih ederken; Erbakan ise hiçbir Batılı gücün Kıbrıs'taki zulmü durdurmayacağını ve tek çözümün Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu savundu. Buna rağmen Ecevit İngiltere'ye görüşmeler için gitmişti. Erbakan, Ecevit'i uğurlar uğurlamaz daha havalimanında Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar ve bazı komutanlarla Kıbrıs konulu kritik bir toplantı yapar. Erbakan bu tarihi toplantıda Kıbrıs Zaferi için düğmeye basar ve hatta Türk Silahlı Kuvvetlerinin çıkartma yapacağı günü ve saati dahi belirler. Erbakan, şöyle der; “Çıkartma önümüzdeki Cuma günü sabahı başlasın. Nasıl olsa İngilizler taleplerimizi ret edecekler, biz beyhude vakit kaybetmeyelim, Cuma sabahı mübarek sabahtır." Bu açık teklif karşısında heyecanlanan Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar; “Allah sizden razı olsun. 13 senedir haysiyeti Makarios tarafından rencide edilen bir ordunun kumandanıyım. Bu günleri de Allah bize gösterdi." demişti. Komuta kademesi hazırdır harekâta.
Ecevit daha Londra'da iken Erbakan Kıbrıs'a çıkartma emrini verir. Ecevit İngiltere'de umduğunu bulamadan geri döndüğünde Türk Silahlı Kuvvetleri'ne çıkartma emrinin Erbakan tarafından verildiğini görür. Haberi uçaktan iner inmez öğrenen Ecevit acilen Bakanlar Kurulunu toplantıya çağırır. Erbakan'ın Başbakan'a vekâlet ettiği sürede çıkartma emri vermesi üzerine Ecevit hükümet bozulana kadar bir daha yurtdışına çıkmamış ve Erbakan'a Başbakanlık vekâletini vermemiştir. Ülkeye dönüşte yapacak bir şey kalmadığını gören Ecevit, Ordunun gerekli bütün hazırlıkları yapması üzerine Bakanlar Kurulu kararının alınmasına razı olmuştur. Dönemin Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel ise hala "Bu bir maceradır. Katılmamız söz konusu değildir” demişti. Şu denilebilirdi ki 1938 yılından sonra ilk kez bir kaç aylığına Erbakan ile gururlanmıştık. Ama çok kısa sürmüştü. Ecevit Erbakan içingerekeni yapmış ve her kademeden uzaklaştırmıştı.
Erbakan 'ın büyük tesiri ile yapılan 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Amerika Bizi ambargo ile 3 yıl cezalandırmıştı. Keza parasını ödediğimiz malzemeleri bile vermemişti. Her şeye ve herkese rağmen 1978 yılında ulusal savunma tezini ortaya atıyor; araştırma, bilim ve teknik adına olumlu çalışmalar yapılıyorduk, ayrıca emperyalizmin Türkiye'nin en büyük düşman olduğu da halk tarafından da dillendiriliyordu. Amerika buna izin verir miydi? Amerikan hükümeti yerli işbirliklerini devreye sokarak birdenbire ülkede karışıklıklar çıkarmaya başladı. Sahte bir sağ oluşurken karşısına sahte bir sol çıkarıldı, sahte laik -anti laik, açık karşısına kapalı, Türk-Kürt, Alevi-Sünni derken ülke yangın yerine dönmüştü bile. Halkımız; komünizm, faşizmin, anti-laiklik gibi daha ne olduğunu bilmediği içi boşaltılmış, dışarıdan ithal kavramlar ile karşı karşıya getirilmişti. Dışarıdan ayarlı olaylarla halkımız Amerika'yı değil de kendini kendine düşman ilan etmişti. Kime karşı yine kendine karşı. Kardeş kardeşe saldırıyordu şusun, busun diyerek.
Sonunda film koptu. Kenan Evren gibi Amerika'nın ayarlı adamlarının öncülüğünde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi ile önce o özgürlükçü 1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı, ardından TRT 'nin özerkliği tekrar getirildi, Üniversitesilerin bilim üretmesini idari anlamda kısıtlama yetkisi alan YÖK kuruldu. İşçilerin ve işverenlerin hakları ellerinden alındı. Birçok Amerikan karşıtı vatansever örgütler ve kişiler bir bir ortadan kaldırıldı. Birçok vatansever insan faili meçhullerle ortadan kaldırıldı. Meydan Amerikan ideoloji ile dolu yerli işbirlikçilere kalmıştı.
Amerika darbeden sonra Amerikan politikalarına karşı ters hareket etmeyen birini aramaya başlamıştı. Nihayet bulunmuştu : Süleyman Demirel'in parlattığı Turgut Özal. Özal'ın tercih edilmesinde Amerikan diplomat ve Türkiye Büyükelçisi Hupe ile konuşmasındaki şu sözleri etkili olmuştu : "Kapıları sonuna kadar alacağız. İsteyen istediği yere yatırım da yapacak, toprak da alacak, ticaret de yapacak. Serbest piyasanın olmadığı yerde demokrasi de olmuyor. Ancak serbest piyasa ve rekabet anlayışı gelişirse demokrasi de gelişir. Bakın Batı'da serbest olmayan demokrasi var mı? Bu dediklerimiz gerçekleşirse Türkiye Ortadoğu'nun Amerikası olur." bu sözleri söyleyen Turgut Özal böylece Amerikan vizesini almıştı. Neden Amerika oluyorduk da bir bağımsız Türkiye olamıyorduk. Türkiye'yi tam anlamıyla Amerika'nın dümen suyuna girmesin yolu açılmış olur. İsmet İnönü ile Amerika'nın uydusuna bağlanma süreci Adnan Menderes ile artarak devam etmiş olup Süleyman Demirel ve özellikle Turgut Özal ile ileri bir boyut kazanmıştı. Turgut Özal ile serbest piyasa ekonomisi, inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Tüketim kültürü arttı. Üretim hafif sanayiye dönüştü...
Her gelen Türkiye'nin gücüne inanmamış ve Amerika'nın yardımına, desteğine bel bağlamıştı. Amerikan yardımı ve desteği ise sömürü hapının şekere bulanıp yutturulmasını amaçlayan bir rüşvetti.
Tarihimizi ancak oculuk-buculuk yapmadan olay ve olguların neden -sonuç ilişkisini kurarak, gerçekten tetkik ederek öğrenebiliriz. Buradan şunu görmeliyiz ki emperyalizm ulusları ve devletleri yakan büyük bir ateştir ki yanmamanın tek yolu ya o ateşe hiç bulaşmamak ya da bir su olup onu söndürmekti.
https://m.facebook.com/turkhars/about/?_rdr https://turkhars.blogspot.com.tr/?m=1
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hz. Muhammed (SAV) Türk mü?
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Bizler en az 10000 yıllık tarih, kültür ve dili olan Türk milletiyiz. Hz.Nuh evlâdı Yasefin oğlu olan Türkleriz yani Hz. Nuhun torunu olan T...
-
TÜRKLER ASKERİ BECERİLERİ SAYESİNDE HER YERDE ADINDAN SÖZ ETTİRMİŞTİR. İŞTE KÂBE İÇİN GÜVENLİK SAĞLAYAN TÜRK AİLESİ: HAŞİMİ OĞULLARI. BU B...
-
Çok uzun ama, tarihe meraklı arkadaşlar ve herkes okumalı. Atatürk'ün 4 ciltlik tarih kitaplarında ne vardı; niye kaldırılmıştı? Kimi ...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder